Anarko-Sendikalizm – 2002 – Tom Wetzel

Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, […] ile gösterilmiştir.

Bir miktar anarkosendikalizmin kuramsal önermeleri hakkında konuşacağım, ve her iki siyasi bakış da kendisini sınıf mücadelesi üstünde temellendirdiğini iddia ettiği için Marksizm ile bazı karşılaştırmalar yapacağım.

Aslında tam anlamıyla karşılaştırılabilir değiller bunlar, çünkü Marksizm bütüncül bir dünya görüşü ortaya koyarken, ben anarkosendikalizmin ise en iyi olarak sadece bir devrimci strateji veya bir stratejik yönelim olarak anlaşılabileceğini öne süreceğim.

Anarkosendikalizmin temel fikri, katılımcılarının kendileri tarafından yönetilen kitlesel örgütlenmeler –özellikle de üretim noktasındaki mücadelede kökü bulunan örgütlenmeler– geliştirerek, işçi sınıfının kendisini sömürücü sınıfın boyunduruğundan kurtarabilmesini sağlayacak kendinden eylemliliğini, kendine güvenini, birliğini ve özörgütlenmesini geliştireceğidir. Hareketin kendinden yönetimi, hareketin devrimci amacı olan üretimin işgücü tarafından yönetiminden önce gelir ve onu canlandırır. Sanırım anarkosendikalizmin özlü anlatımı böyle bir şeydir.

1. Minimal [Asgari] Materyalizm

Marksizm ile anarkosendikalizm arasında bir ortaklık vardır, şimdi buna bakmak istiyorum. Buna “minimal materyalizm” diyorum.

“Minimal materyalizm”, toplumsal üretim içindeki insan grupları arasındaki güç ilişkilerine dayanan sınıf yapısının toplumdaki en önemli veya en temel yapılanma olduğu düşüncesidir. Bu sınıf yapısı, minimal materyalizme göre, toplumsal üretim üzerindeki temel kontrol yapısıdır, temel ekonomik yapıdır. Bu yapının, toplum hakkında geriye kalan herşeyin açıklandığı veya anlaşıldığı bir arka plan olduğu varsayılır.

Bunun asli olmasına ilişkin iki argüman şunlardır:

(i) Üretim insan yaşamı için gereklidir.

Ancak bu argüman işe yaramaz. İnsan yaşamı için hayati olan başka şeyler de vardır –örneğin, cinsel yeniden üretim ve tüketim.

(ii) İnsanlar uyumadıkları zamanın devasa boyuttaki bir kısmını çalışarak geçirirler, ve yaşamdan beklentileri fazlasıyla toplumsal üretimle olan ilişkilerine dayanmaktadır.

Sanırım bu daha iyi bir argüman.

“Yapı” ile ne demek istediğimi açıklamak için, bir benzetme kullanacağım. Diyelim ki bir kibrit çıkardım ve onu ayakkabımın tabanına sürdüm ve kibrit ateş aldı. Nihai sonuç kibritin yanmasıdır. İtici [uyarıcı] olay ise benim kibriti sürtmemdir. Ancak bu itki olanı açıklamakta kendi başına yetersizdir. Kibritin ucu ıslak olsaydı ne olacaktı? Ya bu sahte plastik bir kibrit olsaydı? Ya kibrit çöpü fazlasıyla elastik olsaydı ve ben onu sürtemeseydim? Yani kibritin neden ateş aldığını açıklamak için, verili kabul ettiğimiz bu daha istikrarlı etkenleri işin içine katmalıyız –kibritin kimyasal bileşimi, kuruluğğu, kibrit çöpünün sertliği, vb.

Tamam, bunlar açıklamadaki “yapısal” etmenler dediğim şeylerdirler. Bunlar, kibritin yanması nedensel sürecininin az ya da çok istikrarlı olan arka planının birer parçasıdırlar. İşte, “minimal materyalizm” düşüncesi, kapitalizmdeki sınıfsal bölünmenin bunun gibi bir arka plan “yapı” olması demektir; olanların neden bu halleriyle gerçekleştiklerinin tam ve doğru bir resmini elde etmek istiyorsanız bakmanız gereken bir şeydir bu.

Buradaki düşünce, sınıf yapısının toplumda olan herşeyi şekillendiren bir nedensel güç alanı gibi olduğu düşüncesidir.

2. Sınıf Mücadelesi Doktrini

Minimal materyalizmden kaynaklanan bir şey de sınıf mücadelesi doktrinidir, yani toplumun zamanla nasıl değiştiği. Buradaki düşünce, sınıf mücadelesinin insani toplumsal formasyonların [oluşumların] evriminde merkezi etken olduğu fikridir.

Marks, en önemli düşüncelerinden birisinin emek ile emek-gücü arasındaki ayrım olduğunu söylemişti. Kapitalizmde çalışma yetisi, proleterlerin işverene sattıkları şeydir.

O, belli bir dönem boyunca kullanması için yetisini firmaya satar. Emek gücüne işe gitmesini söyleyip, evde yatağında kalamaz; emek gücüyle beraber kendisini de işe sürüklemek zorundadır. İşçinin çalışma yetisinin tam olarak nasıl kullanacağı konusunda işverenle işçi arasında kaçınılmaz bir kavga vardır. İleri kapitalizm, işçileri tam olarak denetlemek için, uzun dönemli karları azami kılarak sahiplerinin çıkarlarını korumak için, oldukça ayrıntılı bir patronlar ve profesyonel danışmanlar hiyerarşisi geliştimiştir.

Böylece, bu, süregiden sınıf mücadelesini, toplumsal ilişkilerde bizim üstümüzde patronların sahip oldukları iktidara karşı yürütülen kavgayı ortaya çıkarır.

Minimal materyalizm kendi başına, ekonomik determinizme veya tarihte kaçınılmaz bir yönelim olduğu şeklindeki herhangi bir düşünceye karşı bir bağlılığı içermez. Sadece sınıf mücadelesinin ve onun yarattığı çatışmanın, toplumda neler olduğunun anlaşılması için oldukça merkezi olduğunu söyler.

Tarihsel olarak anti-otoriter sol, kapitalizmin kaçınılmaz çöküşü fikrini reddetmiştir, ve Marksist kriz kuramına karşı şüpheci olmuştur. Anti-otoriter sol –hem konseyci Marksistler hem de anarşistler–, kendilerini kurtarma sürecinde işçilerin kendi eylemliliklerinin, kişisel gelişmelerinin, dayanışmalarının ve özörgütlenmelerinin olumlu rolüne vurgu yapar.

3. Minimal Materyalizm Sınıf İndirgemici midir?

Adı üstünde minimal olan, minimal materyalizm son dönemlerde belli eleştirlere, adıyla söylemek gerekirse “sınıf indirgemeci”lik eleştirisine maruz kalmıştı. Şikayet şuna benzer bir şekildedir. Materyalistler, sınıfın günümüz Amerikan toplumunun yegane temel yapısal unsuru olduğunu söyledikleri için, [bu] toplumsal cinsiyet ve ırk ve politik otoriterlik çizgisindeki baskı ve çatışmaya hiç bir çözüm getiremez. Yani toplumsal cinsiyet baskısına karşı, ırkçılığa karşı, politik otoriterliğe karşı mücadeleyi sadece sınıf mücadelesine indirgeyemeyiz. Sivil haklar hareketi, kadın hareketi, eşcinsel ve lezbiyen hareketlerinin, insanların toplumdaki hatalı yanları nasıl algıladıkları konusuna oldukça büyük bir etkisi olmasıyla birlikte, bu eleştiri son elli yıl içinde özellikle dikkat çekici bir hale geldi.

Çeşitli renklerden insanlar için ırkçılık temel bir hatalı çizgidir; feministler ise mücadeleyi muhtamelen toplumsal cinsiyet eşitsizliği temelinde göreceklerdir.

Örneğin, bazı feministler, kadınların bir toplumsal cinsiyet olarak ikincil konumunun harcına katkıda bulunan 19uncu yüzyıl ABD’sindeki “aile ücreti” sisteminin, işçilerle kapitalistler arasında kadınların emeğini kontrol etmek üzere yapılan –erkeklerinse kadınlar üstünde evde denetim kazanmasını sağlayan– bir anlaşma benzeri bir şey olduğunu öne süreceklerdir. Böylece, bazı feministlere göre toplumsal cinsiyet en temel yapıdır, ve erkek işçilerle erkek patronları arasındaki çatışma sadece yönetici sınıfın içsel bir çatışmasıdır.

Şimdi, olası bir cevap ırkçılığın, ataerkilliğin ve otoriter hiyerarşilerin [bunlardan her birinin], sınıf mücadelesinin kendisi de dahil olmak üzere diğer şeyleri etkileyen kendilerine has birer dinamik oluşturabileceğinin kabul edilmesi olacaktır. Örneğin, AFL-CIO sendikasındaki otoriter hiyerarşi, sınıf mücadelesi açısından kendi sorunlarını yaratmaktadır.

4. Dört-Kuvvet Kuramı

Bazı insanlar bunu kullanarak, günümüz Amerikan toplumunun altında yatan yapının gerçekte dört farklı yapı yüzeyine sahip olduğu sonucuna ulaşmaktadır –ataerkillik, ırkçılık, sınıf ve politik otoriterlik. Her biri diğer herşey üstünde farklı etkiye sahip olduğundan dolayı, her biri eş derecede önemlidir demektedirler. Bu benim “Dört Kuvvet Kuramı” olarak adlandırdığım şeydir. Örneğin bu kuramın, Michael Albert ve Robin Hahnel tarafından yazılan “Ortodoks Olmayan Marksizm” kitabında işlendiğini göreceksiniz.

Sosyalist-feministler, 1970’li yıllarda toplumsal cinsiyetin en az sınıf kadar asli olduğuna beni inandırdıkları için, ne “minimal materyalizm”i savunmaya çalışacağım, ne de Dört Kuvvet Kuramı’nın günümüz Amerikan toplumunu anlamanın en iyi yolu olup olmadığı sorusunu yanıtlamaya çalışacağım. Bunu üstünde düşüneceğiz bir alıştırma olarak size bırakıyorum.

Bir noktayı daha belirtmek istiyorum ancak. Öne sürdüğüm şey, anarkosendikalizmin Minimal Materyalizmle, veya sosyalist-feministlerin görüşleri ile uyumlu olduğu kadar, Dört Kuvvet Kuramı ile de uyumlu olduğudur.

Bunun sebebi oldukça basit. Bu kuramların hepsi de sınıfın önemli [temel, ing. basic] olduğunu kabul etmektedir. Bu nedenle, hepsi de örtük olarak sınıf mücadelesinin kaçınılmazlığına ve önemine bağlıdırlar. Bunların hepsi, işçi sınıfının kendisinde gelişen bir hareket sayesinde, sınıf baskısının ortadan kaldırılabileceği ve işçilerin yarattıkları üretim üstünde kontrol kuracağı fikriyle tutarlıdır.

5. Marksist Sınıf Kuramının Eleştirisi

Sınıf yapısı hakkında konuştum, ancak sınıf nedir peki?

Burada öne sürmek istediğim şey, Marksizmin yanlış bir sınıf kuramına sahip olduğudur. Marksizm tarihsel olarak kapitalizmde yanlızca iki büyük sınıf, emek ve sermaye olduğunu varsaymıştır. Marksizm, sınıfı belirleyen anahtar niteliğindeki ilişkinin sahiplik [mülkiyet] olduğunu varsayar. Üretim araçlarının sahibi olan yatırımcı sınıf bu nedenle yönetici sınıftır. Geriye kalan herkes kiralanmış emek olarak iş aramak zorundadır.

Bu kuramın sorunu bir sınıfı dışarda bırakmasıdır. İleri kapitalizmde aslında iki değil, üç temel sınıf vardır.

Sahiplik, ileri kapitalizmde, toplumsal üretim üstündeki iktidarın belki de en önemli temelidir, ama yegane temel değildir. Tekno-yönetsel [ing. techno-managerial] sınıf diyeceğim bir başka sınıf daha vardır. Onların rolü işçi sınıfının emeğini kontrol etmektir. Yönetim hiyerarşisini ve profesyonel danışmanlar ile müşavirleri kapsayan bir sınıftır bu –avukatlar, önemli mühendisler ve muhasebeciler, vb. gibi.

Buradaki önemli nokta, sınıfsal katmanlaşmayı [ing. stratification, tabakalaşmayı] meydana getirenin toplumsal üretimdeki *iktidar* ilişkileri olduğu, ve üretimde insanların diğerleri üstünde iktidar sahibi olmasının farklı yolları olduğudur –üretken varlıkların sahipliliği bu temellerden sadece birisidir.

Tarihsel olarak, tekno-yönetsel sınıf, üretimin doğasını kapitalizmin yeniden biçimlendirmesiyle, işverenlerin işleri koordine etmekte işçilerin yetenek ve entelektüel yetilerine olan bağımlılığının azalmasıyla ve bunu giderek artan bir şekilde uzman entelektüel kadroya devretmesiyle birlikte gelişmiştir. İşi parçalara bölmek ve işgücünün yetilerine bağlı olmayı asgari kılmak için yapılan üretim sürecinin yeniden planlanması, işçilerle olan güç dengesini değiştirmeyi ve bütün süreci yönetim koordinasyonuna daha fazla bağlı kılmayı amaçlamıştı.

Tekno-yönetsel sınıfın üyeleri, hisse ortaklığı, küçük bir yatırım, evlerinin veya diğer küçük mülklerin sahibi olma gibi şeyler sayesinde, ellerinde bir miktar sermaye bulundurabilirler. Ancak bu onların geçimini sağlayan ve yaşamlarının dayandığı şey değildir. Aksine sınıf konumlarını, bilgi, yetenek ve bağlantılar üstündeki göreli tekellerine borçludurlar. İşte onların şirket ve hükümet hiyerarşilerinde sahip oldukları konumlarına erişmelerini sağlayan şey budur. Kiralanmış emek olmaları işçi sınıfı ile ortaklıklarıdır.

Bu sınıf içinde güç ve ayrıcalık bağlamlarında farklılıklar olduğu doğrudur, ancak bu tüm sınıflar için doğrudur –farklı kapitalistlerin refah ve güçlerinde devasa farklılıklar vardır, ve farklı işçi grupları arasında ücretlerde, çalışma koşullarında veya işteki özerklikte de büyük farklılıklar vardır.

Tekno-yönetsel sınıf hakkında dikkat edilmesi gereken başka bir şey de, bu sınıfın yöneten sınıf olma kapasitesine sahip olmasıdır. Bu, aslında Sovyetler Birliği’nin ve diğer sözde Komünist ülkelerin gerçek tarihsel anlamıdır. Onlar gerçekte tekno-yönetsel sınıfı güçlendiren sistemlerdir.

Burada ilginç olan şey ise, bu sınıfın önemini görmekte veya farkına varmaktaki başarısızlığın Marksizmdeki belli başlı bir kör nokta olmasıdır. Bu, Marksistlerin, Marksizmin görüşlerinin programatik olarak tekno-yönetsel sınıf hakimiyetine yol açtığını görmemelerine neden olan şeylerden birisidir.

6. Parti vs. Sendikalizm

Marksizmin tekno-yönetsel yönlerinden birisi de particiliktir. Particilikle şu düşünceyi anlatmaya çalışıyorum. Marksistler sıklıkla şu ya da bu sendika veya nüfus kesiminin yürüttüğü mücadelenin kısmi mücadeleler olduğunu öne sürerler. Belirli bir sendika veya grup, ilgisini bütüncül ve sınıfı-kapsayan bir programdan ziyade kısmi olan talep ve amaçlara yoğunlaştaracaktır. Marksizmin ana öğretilerinden birisi, sınıfı-kapsayan bir programın geliştirilmesidir; yani, bir bütün olarak işçi sınıfının çıkarlarını temsil edebilecek ve iyileştirebilecek bir programın, işçi ya da sosyalist bir siyasi partinin arkasında kuvvetlerin birleşmesiyle geliştirileceğidir. Marksizm stratejik olarak particidir; yani değişime ilişkin stratejisi, politik parti liderliğinin devletin kontrolünü ele geçirmesidir.

Particiliğin geleneksel anti-otoriterlik eleştirisi, bunun ikameci olduğudur; sınıfın yerine partiyi ikame etmektedir. Anarkosendikalist veya konseyci alternatif ise, işçi konseyleri gibi kitle örgütlenmeleri aracılığıyla bir bütün olarak sınıfın iktidarı ele geçirmesidir, yoksa devlet aracılığıyla parti diktatörlüğü değildir.

Particilik liderliği yüceltir [ihya eder], ve en eğitimli, en konuşkan, en iyi konuşmacılar, entelektüelleri ve hareketin politika çalışmalarını kontrol eder. Bakunin, Marks’ın particiliğinin bilimsel bilgiyi tekelleştiren entelektüellerin kuvvetlendirilmesi stratejisi olduğunu vurgulamıştı.

Bununla beraber, anarşistler bu anlayışı asla gerçekten geliştirmediler. Anarşistlerin, sınıfın, üretimdeki yukarıdan aşağı doğru olan hiyerarşiye dayandığını sık sık söyledikleri gerçek olsa da; anarşistler, toplumsal üretim içindeki hiyerarşideki konumu sayesinde ayrı bir ekonomik sınıf olarak, tekno-yönetsel sınıf kuramını tam olarak asla geliştiremedi. Her şeye rağmen, tekno-yönetsel sınıf kuramı anarşist görüşlerle uyumludur.

İşçi mücadelelerinin kısmi olduğu, taleplerinin veya hedeflerinin belirli sektörlerle sınırlı olduğu doğrudur. Marksistlerin buna karşı çözüm olarak hareketi bir parti içinde birleştirme argümanına nasıl cevap vereceğiz? Sanırım birliğin ve sınıf-kapsamlı bir programın nasıl ortaya çıkabileceğini tasarlayacak alternatif bir yol düşünebiliriz, daha tabandan [ing. grassroot], yatay bir yol. Kendinden yönetimli sendikaların [birbirlerine] karşılıklı destek sağlamak için yatay bir şekilde biraraya geldiği; ve işçilerin tümünün hayatına, barınma ve sağlık hizmetleri gibi bizi etkileyen sorunlara hitap eden; ve bu sürecin birer parçası olarak topluluktaki diğer tabandan [yükselen] kitlesel örgütlere –kiracı grupları, türlü çeşitteki topluluk örgütlenmeleri gibi– dahil oldukları bir program geliştirdikleri, bir hareketin gelişmekte olduğunu düşünebiliriz. Bu fikri “insanların ittifakı” [ing. people’s alliance] olarak adlandırıyorum. Bazı insanlar daha militan bir yatay dayanışma geliştirmenin bir yolu olarak, “alternatif merkezi emek konseyleri” fikrinden bahsediyorlar. Bu, sınıf-kapsamlı yatay bir programın nasıl ortaya çıkabileceğinin bir başka örneğidir.

Yani, ben bu yatay, tabandan [yükselen] insanların ittifakını partici stratejisinin karşısına koyuyorum. Yani, bunu, devletten ve politik partilerden bağımsız olarak, sayıların gücünün ve dayanışmanın geliştirilmesinin bir yolu olarak düşünebiliriz.

7. Kendiliğinden Örgütlenme Kuramının Eleştirisi

En son olarak, gerçekten kendinden yönetimli ve içinde yeni hiyerarşilerin ortaya çıkışının tohumlarını barındırmayan bir hareket geliştirmekte karşılaştığımız temel bir sorunu ele alacağım.

IWW’nin eski bir sloganı var, “Hepimiz Lideriz”. İdeal olarak, amaçladığımız üzere, bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak buradaki soru, pratiğimizin bu ideale doğru yaklaştığından nasıl emin olabiliriz?

Mevcut toplum her türden eşitsizliklerle bölünmüştür; eğitim ve bilgiye ve yeteneklerini geliştirme fırsatlarına erişimde eşitsizlik. Sınıf, eğitim, toplumsal cinsiyet ve ırk hatlarındaki eşitsizlik, bu şekillerde insanlar arasındaki farklılıklara yansıyor.

Bazı insanlar işlerin nasıl gittiği hakkında daha çok bilgiye, daha fazla “kuramsal” anlayışa sahiptir; bazıları diğerlerine göre daha fazla resmi eğitime sahiptir, bazıları diğerlerine göre kendilerine daha çok güvenmektedirler, bazıları kamusal konuşmalarda ve düşünceleri şekillendirmede yeteneklerini geliştirmek için fırsatlara sahiptir. Diğerlerinin ise bu yeteneklerini geliştirecek yetileri gelişmemiştir, ancak belki de bunları pratik sayesinde geliştirecek fırsata sahip değildirler.

Bu bize kendini “tam bir kendinden” tarzda geliştiren herhangi bir hareketin, daha büyük kapitalist toplumca şekillendirilen bu eşitlikleri kendi içerisinde “kendiliğinden” tekrarlama eğilime sahip olacağını söylüyor.

Bu, gerçek bir eşitlikçi hareketin tam bir kendindenlik içinde yaratılamayacağı anlamına gelmektedir. Bilinçli bir şekilde yetenek gelişimindeki farklılıkların ayırdında olmalıyız ve insanlardaki gelişmemiş yetileri ortaya çıkarmak için, harekette olumlu bir rol oynamak için bilinçli bir şekilde çalışmalıyız. Bu doğrultuda yapılabilecek çeşitli şeyler vardır. İnsanların kendileri adına düşünebilmelerini sağlamak üzere, bir kimsenin deneyimlerini “kuramsallaştırması” ve eleştirel düşünme yetisini geliştirmesi için onları konuşmaya, tartışmalara, çalışma gruplarına ve aktivist okullarına katılmaya teşvik etmek gibi şeyler.

İnsanlardaki yetilerin bilinçli ve kolektif bir pratikle geliştirilmesi yoluyla, insanların harekette aktif bir rol almasını sağlayabiliriz.

Tom Wetzel

Çeviri: Anarşist Bakış

Kaynak: “Anarcho-syndicalism” (Ekim 2002, Anarşist Konferans’daki konuşması).

Print Friendly, PDF & Email
Be Sociable, Share!

Revisions