Bakunin’in Mirası – 1970 – Paul Avrich

Amerikan Tarih Birliği [American History Association]’ın 30 Aralık 1969 yıllık toplantısında sunulan makale, Washington. D.C.

Geçtiğimiz yüzyılda, anarşizm devrimci hareket içindeki ana kuvvet olarak ortaya çıkıyordu, ve onun önde gelen savunucusu ve peygamberi Bakunin’in ismi, işçiler ve Avrupa’nın radikal entelektüelleri arasında, Birinci Enternasyonal’in liderliği için rekabet ettiği Karl Marks kadar iyi biliniyordu. Bakunin, Marks’ın aksine, ününü ayaklanmanın bir kuramcısı olarak değil de esasen bir aktivisti olarak edinmişti. O kütüphanede oturup, önceden belirlenecek olan bir devrim üzerine çalışacak ve yazı yazacak birisi değildi. Eyleme geçmek için sabırsız olan Bakunin, bastırılması imkansız bir çoşkuyla, Paris’den Avusturya ve Almanya barikatlarına kadar yaşanan devrim gelgitinde hareket eden bir Prometheus figürü olarak 1848 ayaklanmasına yöneldi. Bir çağdaşımızın belirttiği gibi, Bakunin gibileri “kasırga ile büyürler, ve güneşli bir havadan ziyade fırtınalı bir iklimde olgunlaşırlar” [01].

Bakunin’in 1869 Dresden ayaklanması sırasında tutuklanması onun ateşli devrimci faaliyetini kesintiye uğrattı. Bundan sonraki sekiz yılını, altısı çarlık Rusya’sının karanlık zindanlarında olmak üzere, hapishanede geçirdi; en sonunda cezası ömür boyu Sibirya sürgününe çevrildiğinde, iskorbüt yüzünden dişleri dökülmüş ve sağlığı ciddi bir biçimde bozulmuştu. 1861’de, gardiyanlarını atlatarak, yerküreyi dolaşacağı ve Avrupa genelindeki radikal gruplar arasında ismini bir efsane ve bir tapınma nesnesi haline getirecek heyecanlı uzun bir yolculuğa çıktı.

Bakunin, romantik bir isyancı ve tarihteki aktif bir kuvvet olarak, Marks’ın asla rakip olamayacağı bir kişisel cazibeye sahip olmuştur. Dresden ayaklanmasından arkadaşı olan besteci Richard Wagner “onun hakkındaki her şey devasaydı” diye anıyor onu; “o, tamamen ilkel bir çoşku ve kuvvetle doluydu” [02]. Bakunin’in bizzat kendisi, “geniş ufuklar açan, sonu önceden görülemeyen fantastik, sıradışı, daha önce hiç duyulmamış olan maceralara olan aşkı”ndan bahseder [03]. Bu da başkalarında abartılı rüyalara esin kaynağı olmuş, ve 1876’da öldüğünde, devrimci geleneğin serüvencileri ve şehitleri arasında benzersiz bir yer kazanmıştı. Alexander Herzen, Bakunin için, “bu adam sıradan bir yıldız altında değil, bir kuyruklu yıldız altında doğmuştu” diyordu [04]. Engin yüce gönüllüğü ve bir çocuğu andıran meraklılığı, hürriyet ve eşitliğe olan yakıcı tutkusu, ayrıcalık ve adaletsizliğe karşı bir volkan gibi patlayan şiddetli saldırısı; tüm bunlar zamanının liberter çevrelerinde ona fazlasıyla insani bir cazibe kazandırmıştı.

Ancak, Bakunin, eleştirmenlerinin hiç durmaksızın işaret ettikleri gibi, sistemli bir düşünür değildi. Öyle olduğunu da asla iddia etmedi. Çünkü o kendisini “bir felsefeci veya Marks gibi bir sistem mucidi olarak değil” [05], eylem içindeki bir devrimci olarak görüyordu. Peşinen belirlenmiş veya önceden kararlaştırılmış tarih yasalarının varlığını kabullenmeyi reddediyordu. Toplumsal değişimin “nesnel” tarihsel koşulların yavaş yavaş ortaya çıkmasına dayandığı görüşünü reddediyordu. Aksine, insanların kendi kaderlerini belirlediğine, onların yaşamlarının soyut sosyolojik formüllerin Procusterian yatağına hapsedilemeyeceğine inanıyordu. Bakunin, “bugüne kadar yazılmış olan hiçbir kuram, hiçbir hazır sistem, hiçbir kitap dünyayı kurtarmayacaktır” diyordu [06]. Marks, işçilerin kuramlarını öğreterek, yalnızca her insanın zaten sahip olduğu devrimci ateşi –“hürriyete olan şiddetli arzuyu, eşitliğe olan tutkuyu, kutsal ayaklanma içgüdüsünü”– söndürecektir diyordu [07].

Bakunin’in etkisi esasen, Peter Kropotkin’in belirttiği gibi, “entelektüel bir otorite”den ziyade “ahlaki bir kişilik” idi [08]. Şaşılacak derecede çok yazmış olmakla beraber, gelecek kuşaklara tek bir bitmiş kitap dahi bırakmamıştır. Çalkantılı varoluşu nedeniyle yarım kalacak ve asla tamamlanmayacak yeni eserlere başlardı hep. Onun edebi ürünü, Thomas Masaryk’ın betimlemesiyle, “ufak ufak parçaların biraraya geldiği bir yamalı bohça” idi [09].

Ancak yine de yazıları, ne kadar hatalı olsa da ve metodolojik olmasa da, kendi zamanın ve bizim zamanımızın en önemli sorunlarından bazılarını aydınlatmakta, onları kavramaya yönelik ışıltıları bolca taşımaktadır. Bu makalenin göstermeye çalıştığı şey ise, Bakunin’in kişiliğinden geri kalmamak üzere fikirlerinin de devamlı bir etki, son birkaç yıl içerisinde özellikle dikkat çeken bir etki ortaya koyduğudur. Bakunin’in ruhu bir kere dahi dillenmişse eğer, bunun yeri anarşizmin kara bayrağının göze çarpar bir şekilde dalgalandırıldığı, ve Sorbonne’da duvarlara kazınan graffitiler arasında Bakunin’in ünlü ifadesi “yıkma arzusu yaratıcı bir arzudur”un dikkat çeken bir yer işgal ettiği Mayıs 1968 Paris’inin öğrenci semtleriydi. Ülkemizde [ABD’de], Eldridge Cleaver, Soul on Ice [Buz Üzerindeki Ruh] adlı eserinde, Bakunin’e, ve yakın zamanda Berkeley’deki Kara Panter örgütlenmesi tarafından broşür biçiminde basılan Neçayev’in Catechism of Revolutionary [Devrimcinin El Kitabı]’na olan borcunu ifade eder. Sosyolog Lewis Coser, Bakunin’in genç fanatik müritinin ardından, zekice “Andlar’ın Neçayevi” dediği Régis Debray’de yeni-Bakuninci bir yön görür [10]. Ve Frantz Fanon’un etkili kitabı, The Wretched of the Earth [Yeryüzünün Lanetlileri], sömürge zalimlerini yok etmek için en alttan ayaklanan hor görülen ve dışlananlar şeklindeki Manichean görüşleriyle, bazen doğrudan Bakunin’in toplu eserlerinden alınmışçasına okunabilir. Kısacası, yeni kuşağın kendiliğinden, doktriner olmayan [undoctrinaire] ayaklanmacılığı yeniden keşfettiği bir zamanda, Bakunin’in öğretileri onlara miras kalmıştır.

Yirminci yüzyılda bu kadar geçerli olduklarını ispatlayan bu fikirler nelerdir –belki de Bakunin’in kendi zamanından da daha fazla? Her şeyden önce, Bakunin, Marks hariç olmamak üzere, çağdaşlarının hepsinden daha açık bir şekilde modern devrimin gerçek mizacını önceden görmüştü. Marks’a göre, sosyalist devrim iyi örgütlenmiş ve sınıf bilincine sahip bir proletaryanın ortaya çıkmasını gerektiriyordu; Almanya ve İngiltere gibi oldukça sanayileşmiş ülkelerde olması beklenecek bir şey. Marks, köylülüğü yapıcı devrimci eylem için en az yetisi olan toplumsal sınıf olarak görüyordu: köylüler, şehrin yoksul semtlerinin Lümpen-preletaryası ile birlikte, cahil ve ilkel barbarlardan başka bir şey değildiler; karşı-devrim öbeğiydiler. Bakunin’e göre ise tam aksine, burjuvazi uygarlığının bozucu etkilerine en az maruz kalmış olan köylüler ve Lümpen-proletarya, ayaklanmaya yönelik ilkel gayretlerini ve fırtınalı içgüdülerini muhafaza etmişlerdi. O, gerçek proletaryanın, orta sınıfların gösteriş ve özlemleriyle lekelenmiş yetenekli zanaatkarlar ve örgütlü fabrika işçilerden değil, gerçekten de zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan milyonlarca “uygarlaşmamış [medeniyetten bihaber], mirasdan yoksun bırakılmış ve cahil [olan]” yığınlardan oluştuğunu söylüyordu. Bu nedenle, Marks eğitimli ve disiplinli bir işçi sınıfının önderliğindeki örgütlü bir devrime inanırken, Bakunin ise umutlarını, adalate yönelik içgüdüsel tutkusu ve söndürülemez intikam duygusuyla hareket eden medeniyetden yoksun kitlelerin ayaklanması olan, kendiliğinden yükselen çılgın şehir kalkışmalarının [mob] eşlik ettiği bir köylü jacquire’sine [ayaklanmasına; Fransız devrimi sırasındaki büyük köylü ayaklanmaları için kullanılan özel bir terim] bağlamıştı. Bakunin’in modeli onyedinci ve onsekizinci yüzyıllardaki büyük Razin ve Pugaçev isyanlarına dayanmaktaydı. Onun görüşü, her kesimi kapsayan bir başkaldırma, işçi sınıfının yanısıra toplumun en karanlık unsurlarını –Lümpen-proletaryayı, ilkel köylülüğü, işsizleri, haydutları [outlaw, yasal haklarından yoksun bırakılanları]– içeren kitlelerin, kendilerini sefalete ve köleleştirilmeye itenlerin çukurlarını kazanların tümünün, kitlelerin gerçek bir ayaklanmasıydı.

Takip eden olaylar, Bakunin’in görüşünün doğruluğunu çarpıcı bir şekilde onaylamıştır. Günümüz tarihçilerinin, tarihin şekillendirilmesinde ilkel ve kendiliğinden olan hareketlerin rolüne yeni bir ilgi göstermelerinde pek şaşılacak bir şey yoktur. Modernleşme ile tarımsal ayaklanma arasındaki ilişkiyi yakın zamanda inceleyen Barrington Moore’un, keza Eric Hobsbawn, George Rudé, E.P. Thompson’un ve başkalarının çalışmalarından, çoğu modern devrimin, geçmişteki pek çokları gibi, büyük ölçüde planlanmadığını ve kendiliğinden olduğunu, kentli ve kırsal emekçilerin kitle hareketleriyle yönlendirildiğini, çoğunlukla anarşistik bir ruhla yapıldığını anlamaya başlıyoruz. Bu naif, ilkel ve irrasyonel gruplar, artık kenarda köşede kalan unsurlar olarak tarihçiler tarafından ihmal edilemezler. Onlar, tam aksine, toplumsal değişimin tam merkezinde yer alıyorlar.

Bakunin, zamanımızın büyük devrimlerinin görece azgelişmiş ülkelerin “en derinleri”nden çıkacağını önceden görmüştü. İleri medeniyetlerdeki çöküşü, geri ve ilkel uluslardaki canlılığı görmüştü. Devrimci itkinin, insanların hiçbir mülke sahip olmadığı, düzenli bir işlerinin olmadığı, ve varolan şekliyle işlerin gidişatından hiçbir çıkarlarının olmadığı yerlerde en güçlü olacağında ısrar etmişti; ve bu, düşlerindeki ayaklanmanın İngiltere veya Almanya gibi zengin ve disiplinli ülkelerden ziyade Avrupa’nın güney ve doğusunda başlayacağı anlamına geliyordu.

Bu devrimci görüşler Bakunin’in daha önceki Panslavizmi ile yakından ilişkiliydi. 1848’de, Batı Avrupa’nın çöküşünden bahsediyor, ve yeniden oluşması için en ilkel, en az sanayileşmiş Slavlarda bir umut ışığı görüyordu. Avusturya İmparatorluğu’nun parçalanmasının bir Avrupa devrimi için asli koşul olduğuna inanarak, onun yıkılması ve yerini bağımsız Slav cumhuriyetlerinin alması çağrısında bulunuyordu –yetmiş yıl sonra gerçekleşen bir düş. Slav milliyetçiliğinin gelecekteki önemini doğru bir şekilde önceden tahmin etmiş, ve dahası Slavların devriminin Avrupa’nın toplumsal dönüşümünü önceleyeceğini görmüştü. Özellikle de, kendi toprağı Rusya’ya geçmişin Üçüncü Roma’sına ve geleceğin Üçüncü Enternasyonal’ine benzer bir mesihsel rol biçmişti. “Devrimin yıldızları”, diye yazıyordu 1848’de, “bir kan ve ateş denizi içerisinden Moskova’nın üzerinde yükselecek, ve kurtulmuş insanlığı yönlendirecek bir kutup yıldızına dönüşecektir” [11].

Böylece, neden Marks’ın değil de Bakunin’in modern devrimin gerçek peygamberi olduğunu görebiliriz. Yirminci yüzyılın en büyük üç devrimi –Rusya, İspanya ve Çin– de görece geri ülkelerde gerçekleşti, ve hepsi de büyük ölçüde, Bakunin’in tahmin ettiği üzere, kentli yoksulların kendiliğinden patlamalarıyla ilintili olan “köylü savaşları” idiler. Köylülük ve niteliksiz işçiler, Marks’ın utangaç bir küçümseyiş sergilediği bu basit gruplar, yirminci yüzyıl toplumsal ayaklanmalarının kitle tabanı haline geldiler –genellikle “Marksist” olarak damgalanan, aslında çok daha doğru bir şekilde “Bakuninci” olarak tasvir edilebilecek ayaklanmalar. Dahası, Bakunin’in görüşleri, bir bütün olarak, Bakunin’in geri, periferi Avrupasının küresel ölçekteki modern karşılığı olan “Üçüncü Dünya” içerisindeki toplumsal mayalanmayı önceden tahmin etmişti.

Bu nedenle, Bakunin’in ruhunun, Frantz Fanon ve Régis Debray, ve daha az ölçüde olmak üzere Eldridge Cleaver ve Herbert Marcuse gibi günümüz kuramcılarının yazılarına sinmesinde şaşıracak bir şey yoktur. Fanon, hiç de Bakunin’den geri kalmayacak şekilde, işçi sınıfının kurulu düzenin değerleri tarafından yozlaştırıldığına ve devrimci ateşini kaybettiğine inanmıştı. “Büyük hata”, diye yazıyordu, “azgelişmiş bölgelerin siyasi partilerinin çoğundaki içsel kusur, geleneksel çizgileri takip ederek, siyasi açıdan en bilinçli olan unsurlara yaklaşmak olmuştur: kentlerdeki işçi sınıfları, nitelikli işçiler ve devlet memurları –yani, nüfusun yüzde birden fazllasını nadiren temsil eden küçük bir kesim” [12]. Fanon, Bakunin gibi, umutlarını ayrıcalıksız ve Avrupalılaşmamış köylü emekçilerle, köklerinden sökülmüş, yoksullaştırılmış, kıtlık içinde yaşayan ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, gecekondu mahallerinde yaşayan Lümpen-proletarya’dan oluşan büyük yığına bağlamıştı. Fanon’a göre, Bakunin için olduğu gibi, bir insan ne kadar basit [ilkel] olursa onun devrimci ruhu da o ölçüde saf olurdu. Fanon “insanlığın umutsuz süprüntüleri”nden doğal asiler olarak bahsettiğinde, Bakunin ile aynı dili konuşmaktadır. Dahası, Bakunin ile sadece yeraltının devrimci potansiyeline ilişkin güveni paylaşmakla kalmaz, ateş yoluyla bir yeniden doğuş görüşünü, çöken ve baskıcı Avrupa medeniyetinin baştan aşağı reddedilmesini de paylaşır –bunun yerine, Üçüncü Dünya’nın “insanın yeni tarihini” başlatması gerektiğini söyler. Kara Panterler de Fanon’un birçok düşüncesini kabullenmişlerdir; Eldridge Cleaver ve Huey Newton, Amerika’daki siyahları, beyaz polisin işgal ordusuyla kontrol altında tutulan, beyaz işadamları ve siyasetçiler tarafından sömürülen bir ezilenler kolonisi olarak tasvir ettiklerinde ona –ve dolaylı olarak da Bakunin’e– olan borçlarını açıkça kabullenmektedirler.

Benzer şekilde, Herbert Marcuse, One Dimensional Man’de [Tek Boyutlu İnsan], devrimci değişimin en büyük umudunun, “toplumdan dışlananlardan ve toplumun dışında kalanlardan meydana gelen altkatmanda, diğer ırklar ve renklerin sömürülen ve zulmedilenlerinde, işsizler ve işsiz bırakılabilecekler”de yattığını yazar. Eğer bu gruplar, diye ekler, radikal entelektüellerle ittifak kurarlarsa, “en ileri bilince sahip insanlık ile onun en çok sömürülen kuvveti”nin ayaklanması gerçekleşebilir [13]. Yine burada da etkisi açık olan kişi Marks’dan ziyade Bakunin’dir. Çünkü memnuniyetsiz [disaffected] öğrenci ve entelektüellere çok önem veren ve onlara olması yakın dünya devriminde anahtar rol atfeden Bakunin’dir. Marks’ın daha dar olarak tasarlanan proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşının tam aksine, Bakunin’in her kesimi kapsayan sınıf savaşımı şeklindeki kahinsel görüşü, Marks’ın küçümsediği toplumun bu ek, bölünmüş unsuru için yeterince geniş bir alan yarattı. Marks’a göre, köksüz entelektüeller kendi başlarına bir sınıf değilllerdi, onlar ne de burjuvazinin atrılmaz bir öğesiydiler. Onlar, tarihsel sınıf savaşımı sürecinde hiçbir önemli rolleri olmayan, sadece orta sınıfın “süprüntüleri”, “bir avuç sınıf-dışı”[declassés, sınıfsızlar, hiçbir sınıfa ait olmayanlar]dan –müşterisi olmayan avukatlar, haastası olmayan doktorlar, küçük gazeteciler, beş parasız öğrenciler, ve benzerleri– ibarettiler [14]. Öte yandan, Bakunin içinse entelektüeller, “tamamen sınıf-dışı olan, hiçbir kariyer veya çıkış yolu olmayan ateşli, enerjik gençler”, değerli bir devrimci kuvvetti [15]. Bakunin’in işaret ettiği gibi, sınıf-dışıların, işsiz Lümpen-proletarya ve topraksız köylüler gibi, işlerin halihazırdaki gidişatından hiçbir çıkarı yoktu, ve varolan düzeni yıkacak yakın [immediate, aşamasız bir şekilde nihai amacını derhal gerçekleştirecek] bir devrimden başka bir ilerleme umutları da yoktu.

Genel olarak, Bakunin en büyük devrimci potansiyeli, modern toplumca ya kenara itilmiş olan veya ona uymayı reddeden, köklerinden koparılmış, yabancılaştırılmış sınıf-dışı unsurlarda görmekteydi. Bu alanda da yine dönemdaşlarına göre gerçek bir kahindir. Çünkü [toplumdan] soğutulmuş entelektüellerin mülksüzleştirilmiş kitlelerle birlikte gerilla tipi bir savaş hali içerisinde ittifak kurması, modern devrimlerin merkezi bir özelliği olmuştur. Régis Debray, modern ayaklanmanın bir diğer etkili el kitabı olan Revolution in Revolution? [Devrim içinde Devrim?] kitabında bu fikri nihai sonucuna götürür. Bir işe sahip olan insanlar, der Debray, ne kadar yoksul ve baskı altında olurlarsa olsunlar şehir ya da köyde az çok normal bir iş hayatı olanlar, esasen burjuvadırlar, çünkü kaybedecek şeyleri vardır –işleri, evleri, geçimlilikleri. Debray’e göre, hayatından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan köksüz gerilla gerçek proletardır; ve eğer devrimci mücadele başarılı olacaksa, bu Debray’in sözleriyle “en yüksek sınıf savaşımı biçimlerini başlatacak” olan profesyonel gerilla takımları –yani, sınıf-dışı entelektüeller– tarafından yapılmalıdır [16].

Bakunin, günümüz açısından oldukça ilgili olan bir başka noktada daha Marks’la ayrı düşmüştür. Bakunin yakın bir devrimin sağlam bir inananıydı. Zamanı gelince harekete geçecek devrimci kuvvetlerin, yavaş yavaş ortaya çıkacağı görüşünü reddediyordu. Onun aslında talep ettiği şey “özgürlük, hemen şimdi” idi. Varolan sisteme zaman kazandıracak bir kararsızlığa destek vermeyecekti. Eski düzen çürümüştür, diyordu, ve kurtuluş ancak onu topyekün yıkarak gerçekleşebilirdi. Herhangi bir biçimiyle aşamacılık ve reformizm abesle iştigaldi; hafifletici nedenler ve tavizlerin hiçbir anlamı yoktu. Bakunin’in hayali, derhal ve evrensel bir yıkım, varolan tüm değer ve kurumların dümdüz edilmesi, küllerinden yeni ve liberter bir toplumun yaratılması hayaliydi. Ona göre, parlamenter demokrasi, insanlar ekonomik sömürüye maruz kaldıkları müddetçe, utanmaz bir aldatmacaydı. İsviçre ve Birleşik Devletler gibi en özgür devletlerde bile, diyordu, bir azınlığın medenileşmesi çoğunluğun zahmete katlanması ve aşağılanması üzerine inşa edilmişti. “Anayasalara ve kanunlara inanmıyorum” diyordu. “Dünyadaki en iyi anayasa beni tatmin edemez. Bizim farklı bir şeye ihtiyacımız var: ilham, yaşam, yeni, kanunsuz ve bu nedenle de özgür bir dünya” [17].

Bakunin, insanları temsil eden parlamenter demokrasi iddiasını redderedek, biyografisinin yazarı E.H. Carr’ın belirttiği gibi, “ondokuzuncu yüzyıldan ziyade yirminci yüzyılın daha aşina olacağı bir dilde konuşuyordu” [18]. Bir başka modern vurguyu andırır bir şekilde, bir halk devrimi için ideal anın savaş zamanı –ve en nihayetinde bir dünya savaşı sırasında– olduğunu görmüştü. 1870’de, Fransa-Prusya savaşını, devletin kuvvetle tahrip edileceği ve yıkıntılarından özgür bir komünler federasyonunun yükseleceği anarşist bir devrimin habercisi olarak görüyordu. Fransa’yı kurtarabilecek tek şey, diye yazıyordu Letters to a Frenchman’de [Bir Fransıza Mektuplar], “kitlelerin doğal, güçlü, tutkulu bir şekilde enerjik, anarşistik, yıkıcı, denetimsiz ayaklanması”dır [19]; Daniel Cohn-Bendit ve yoldaşı Mayıs 1968 isyancılarının hararetle destekleyecekleri bir görüş. Bakunin, kendisinden sonraki Lenin gibi, ulusal bir savaşın toplumsal bir ayaklanmaya dönüştürülmesi gerektiğine inanıyordu. Kaçınılmaz olarak gördüğü ve burjuva dünyasını tahrip edecek genel bir Avrupa savaşının hayalini kuruyordu. Herzen’in bir defasında belirttiği gibi, Bakunin alışkanlık olarak “hamileliğin üçüncü ayını dokuzuncu ayı ile karıştırıyor”du. Ancak görüşü, Birinci Dünya Savaşı’nın eski düzenin yıkılmasına yol açması, ve kendilerini ortaya çıkarmayı bekleyen devrimci güçleri serbest bırakmasıyla en sonunda gerçekleşecekti.

Bir an için Rus Devrimine, yirminci yüzyılın toplumsal başkaldırılarının ilk örneğine odaklanalım. Burada olan şey özünde, Bakunin’in yaklaşık elli yıl önceden öngördüğü “kitlelerin kendiliğinden isyanı” idi. 1917’de, Rusya siyasi otoritenin fiili bir parçalanmasıyla karşı karşıyaydı; liberter komünlerin temelini oluşturabilecek işçi ve köylü konseyleri her yere yayılmıştı. Lenin, kendinden önce Bakunin’in yaptığı gibi, Rus toplumunun ham ve eğitilmemiş unsurları eski rejimden geriye kalanları süpürüp atmak için cesaretlendirmişti. Bakunin ve Lenin, mizaç ve doktrinlerindeki tüm farklılıklara rağmen, amansız şekilde birer karşı devrimci olarak gördükleri liberal veya ılımlı sosyalistlerle işbirliği yapmayı reddetmekte birbirlerine benziyorlardı. Her ikisi de sonuna kadar anti-burjuva ve anti-liberaldi. Bakunin gibi Lenin de uzatılmış bir kapitalist gelişme aşaması olmaksızın derhal sosyalizm talebinde bulunuyorlardı. O da keza küresel devrimin geri köylü Rusya merkezli olabileceğine inanıyordu. Dahası, April Thesis’de [Nisan Tezleri], özellikle Bakuninci olan birkaç önermede bulunmuştu: dünya savaşının kapitalist sisteme karşı bir devrimci mücadeleye dönüştürülmesi; Paris Komünü’nün izinden giderek şekillendirilecek bir sovyetler rejimi lehine parlamenter hükümetin reddedilmesi; polisin, ordunun ve bürokrasinin lağvedilmesi; ve gelirlerin eşitlenmesi. Lenin’in “Şubat’tan bin defa daha kuvvetli bir parçalanma ve devrim” çağrısı fark edilir bir şekilde Bakuninci bir tınıya sahiptir –o kadar ki, Petrograd’daki anarşist liderlerden birisi Lenin’in ele geçirir geçirmez “devleti sönümlendirmeye” [wither away, çürümeye, dağılmaya bırakmak] niyetli olduğuna inanmıştı [20].

Ve, aslında, Lenin’in en büyük başarısı, Rus devrimci geleneğinin anarko-popülist kökenlerine yönelmek, Marksist kuramını proletar devriminin pek de anlamlı olmayacağı, görece geri bir ülkenin koşullarına uydurmaktı. Lenin’deki Marksist ona sabırlı olmasını, Rusya’nın tarihsel materyalizmin yasalarına göre evrilmesine izin vermesini söylerken; ondaki Bakuninci, devrimin, proletar devrim ile toprağa aç köylülerle militan sınıf-dışı entelektüel seçkinlerin –daha önce gördüğümüz üzere Marks’ın yalnızca küçük gördüğü toplumsal unsurların– devrimleriyle kaynaştırılarak derhal yapılması gerektiğinde ısrar ediyordu. Lenin’in ortodoks Marksist arkadaşlarının onu anarşist olmakla ve “Bakunin’in tacına talip olmakla” suçlamasında şaşılacak hiçbir şey yoktur [21]. Keza, yıllarca sonra önde gelen bir Bolşevik tarihçinin “Bakunin yalnızca Avrupa anarşizminin değil, aynı zamanda Rus popülist isyancılığının ve dolayısıyla da Komünist partinin içinden çıktığı Rus Sosyal Demokrasisi’nin kurucusuydu”, ve Bakunin’in yöntemleri “pek çok açıdan Sovyet iktidarının ortaya çıkışını önceden tahmin etmiş ve büyük 1917 Ekim Devrimi’nin gelişimini genel hatlarıyla öngörmüştür” demesinde de şaşılacak bir şey yoktur [22].

Ancak, Bakunin Rus Devrimi’nin anarşistik doğasını öngördüyse, onun otoriter sonuçlarını da öngörmüştür. Eğer 1917, Bakunin’in umut ettiği gibi, kitlelerin kendiliğinden ayaklanmasıyla başladıysa, Bakunin’in korktuğu gibi, yeni bir yönetici elitin diktatörlüğü ile sona erdi. Bakunin, Machajski veya Djilas veya James Burnham’dan çok daha önce, entelektüeller ve yarı-entelektüellerden oluşacak yeni bir sınıfın toprak sahipleri ile kapitalistlerin yerini alabileceği, ve insanları özgürlüklerinden mahrum bırakabileceği uyarısında bulunmuştu. 1873’de, çok şaşırtıcı bir doğrulukla, sözde proletarya diktatörlüğü altında “Komünist parti liderleri, yani Bay Marks ve takipçileri, insanlığı kendi bildikleri şekilde özgürleştirmeye başlayacaklardır. Hükümetin dizginlerini tek bir güçlü elde toplayacaklar. … Tek bir devlet bankası kuracaklar; ticari, endüstriyel, tarımsal, ve hatta bilimsel üretimi onun güçlü ellerinde toplayacak, ve ardından yeni ayrıcalıklı ilmi ve siyasi sınıfı oluşturacak devlet mühendislerinin doğrudan komutası altında kitleleri iki orduya –endüstriyel ve tarımsal– bölecekler” [23] kehanetinde bulunuyordu.

Ama yine de, devrimci diktatörlüğe karşı tüm saldırılarına karşın, Bakunin üyelerinin “katı bir hiyerarşiye ve koşulsuz bir itaate tabi oldukları” kendi gizli komplocu topluluklarını kurmaya kararlıydı. Dahası, bu gizli örgütlenme devrimin gerçekleştirilmesinin ardından bile herhangi bir “resmi diktatörlük”ün kurulmasını erken davranıp önlemek için aynen korunacaktı [24]. Böylece, Bakunin, acımasızca ifşa ettiği günahı bizzat kendisi işliyordu. Devrimci diktatörlüğe karşı dile getirilmemiş bir itaatle birbirlerine bağlı olan, gizli ve sıkı sıkıya kenetli devrimci bir parti –bir keresinde Cizvit Düzeni’ne benzettiği bir parti– fikrinin ilk yaratıcılarından birisi kendisiydi. Araçlarla amaçlar arasındaki yakın bağlantıyı fark ederken, devrimi gerçekleştirecek yöntemlerin devrimin ardından ortaya çıkacak toplumun mizacını etkilemesi gerektiğini görürken, kendi liberter ilkeleriyle tam bir karşıtlık içinde olan yöntemlere başvurmaktan geri kalmadı. Amaçları özgürlüğü işaret ediyordu, ancak araçları –gizli devrimci parti– totaliter diktat&oouml;rlüğe işaret ediyordu. Kısacası, Bakunin klasik ikilemin içinde hapsolmuştu: Etkin bir devrimci örgütlenme eksikliğinin kaçınılmaz olarak başarısızlığı getireceğini anlıyordu, ancak seçtiği araçlar arzu ettiği amaçları kaçınılmaz bir şekilde tahrif ediyordu.

Bunun da ötesinde, devrimci ahlak sorununda, Bakunin amaçların araçları haklı kıldığını vaaz ediyordu. Tam yüz yıl önce Neçayev ile birlikte yazdığı Catechism of a Revolutionary’de [Devrimcinin El Kitabı], devrimci, ahlaktan tamamen yoksun, mevcut düzenin yıkımını sağlamak için her türlü suçu işlemeye, her türlü hainliği ve alçaklığı yapmaya hazır birisi olarak tasvir ediliyordu. Devrimci, diye yazıyorlardı Bakunin ve Neçayev, “zamanının toplumsal ahlakını tüm biçimleriyle küçümser ve ondan nefret eder. Devrimin zaferine hizmet eden her şeyi ahlaki olarak kabul eder. … Ondaki yumuşak ve zayıflatıcı her türden arkadaşlık, sevgi, minnettarlık, hatta onur duygusu, devrimci ülküye olan soğuk tutkuyla boğulmalıdır. … Gece ve gündüz sadece tek bir düşüncesi, tek bir amacı olmalıdır –merhametsiz bir yıkım” [25]. Eldridge Cleaver, Soul on Ice’da [Buz Üstündeki Ruh], Bakunin ve Neçayev’in El Kitabı’na “aşık olduğu”nu, “bağlantı içinde olduğu herkesle olan ilişkilerinde acımasızlık taktiklerini” kullanarak günlük yaşamının ilkelerine dahil ettiği bir devrimci incil olarak kabul ettiğini söylüyor bize [26] (El Kitabı, yukarıda bahsedildiği üzere, Berkeley’deki bir Kara Panter örgütlenmesi tarafından broşür olarak yayınlandı).

Burada da yine, devrimcilerin gizli örgütlenmesine ve “geçici” devrimci diktatörlüğe olan inancında, Bakunin’in Lenin’in doğrudan atası olduğunu görürüz. Bu, bizim 1917’de Kerensky hükümetini devirmek için anarşistlerin Bolşevik rakipleriyle işbirliği yapmalarının nasıl mümkün olduğunu anlamamızı kolaylaştırır. Hatta, Ekim Devrimi’nin ardından, anarşist bir lider “anarşist bir proletarya diktatörlüğü teorisi” oluşturmaya bile kalkışmıştı [27]. Yirmi yıl sonra İspanya’da olacağı gibi, anarşistlerin demokrasinin kırılgan embriyosunu yok etmeye yardım etmek zorunda kalmaları, böylece de kendi çöküşlerinin mimarı olacak yeni bir tiranın yolunu hazırlamaları gerçeğinde trajik bir ironi var. Bolşevikler, bir kere iktidara geldiklerinde, liberter müttefiklerini bastırmaya yöneldiler, ve devrim Bakunin’in umut ettiğinin tam tersine dönüştü. Varlıklarına izin verilen az sayıdaki anarşist gruptan bir tanesi de “Sovyet topraklarında değil de gezegenler arası uzayda” –ki bu Armstrong ve Aldrin’li yıllarda bazı ilginç olasılıkları ortaya getirmekte!– devletsiz bir toplum başlatma niyetlerini büyük bir ciddiyetle açıklayan bir gruptu [28]. Ancak çoğu anarşist için, geriye yol göstericileri Bakunin’in elli yıl önce tahmin etmesinin melankolik tesellisi kaldı sadece .

Bu nedenle, Bakunin’in mirası belirsiz bir şeydir. Bunun sebebi Bakunin’in kendisinin belirsiz bir mizaca sahip bir paradokslar insanı olmasıdır. Bir köylü devrimi için özlem duyan bir soylu, diğer insanlara hakim olmak için karşı konulamaz bir güdüye sahip olan bir liberter, anti-entelektüel yönü olan bir entelektüel; aklından gizli bir örgütler ağı geçirirken ve takipçilerinden kendi iradesine koşulsuz itaat talep ederken, sınırlandırılmamış bir hürriyeti vaaz edebiliyordu. Dahası dillere düşmüş çara yazdığı Confessions’da [İtiraflar], Slavlığın bayrağını Batı Avrupa’ya taşımak ve kısır parlamenter sistemin sonunu getirmek için I. Nicolas’a başvurabiliyordu. Onun Pan-slavizmi ve anti-entelektüelizmi, Almanlara ve Yahudilere karşı hastalık derecesine varan kini (Marks tabii ki her iki özelliğe de sahipti), şiddet ve devrimci ahlaksızlık kültü, liberalizm ve reformizme olan nefreti, köylülüğe ve Lümpen-proletarya’ya olan inancı, tüm bunlar onu hem Sol’un hem de Sağ’ın daha sonraki otoriter hareketlerine –canlı yükselişlerini görseydi hiç şüphesiz ki Bakunin’in kendisinin de geri duracağı hareketlere– rahatsız edici ölçüde yakınlaşdı.

Yine de, tüm belirsizliğine rağmen, Bakunin etkili bir figür olmayı sürdürüyor. Herzen bir keresinde ondan “Amerika’sı, ve hatta bir gemisi bile olmayan bir Kolomb” olarak bahseder [29]. Ancak günümüz devrimci hareketi enerjisini, cüretkarlığını, ve fırtınalı karakterini büyük ölçüde ona borçludur. Gençlere özgü canlılığı, orta-sınıf geleneklerini küçük görmesi, ve kuramdan ziyade eyleme olan vurgusu, Bakunin’in kendilerine eylemde anarşinin, bir yaşam tarzı olarak devrimin bir örneğini sunduğu bugünün isyankar gençliği arasında dikkate değer bir cazibe yaratmaktadır. Fikirleri de keza geçerli olmaya devam etmektedir –belki de daha önce hiç olmadığı kadar. Bir alim olarak –özellikle de Marks ile karş஽laştırıldığında– kusurları ne olursa olsun, devrimci görüşü ve sezgileri fazlasıyla bunlara ağır basmaktadır. Bakunin ilkel başkaldırının, komplocu devrimci partinin, terörist ahlaksızlığın, gerilla ayaklanmacılığının, devrimci diktatörlüğün, ve kendi iradesini halka dayatacak ve onların özgürlüğünü çalacak yeni yönetici sınıfın ortaya çıkışının kahinliğini yapmıştı. Toplumsal devrimi kozmik [evrensel] terimlerle ve uluslararası bir ölçekte vaaz eden ilk Rus asisiydi. Onun başlıca bête noire’si [en çok tiksindiği şey] olan merkezileşmiş bürokratik devlet onun en umutsuz tahminlerini gerçekleştirmeyi sürdürürken, kendi kaderini tayin etme ve doğrudan eylem formülleri giderek artan bir cazibe yaratıyor. En önemlisi de, Rusya, İspanya ve Çin derslerinin ardından, Bakunin’in en önemli mesajı toplumsal kurtuluşun diktatöryal değil, liberter araçlarla başarılması gerektiğidir. Üstelik, işçi kontrolünün yaygın bir şekilde yeniden tartışıldığı bir dönemde, özgür bir sendikalar federasyonunun “burjuva dünyasının yerini alacak olan yeni toplumsal düzenin yaşayan bir hücresi” olacağında ısrar eden Bakunin –belki de Proudhon’dan da daha fazla– devrimci sendikalizmin peygamberi olduğu da hatırlanmalıdır [30].

Ancak her şeyden önce, liberter sosyalizm görüşü yirminci yüzyılın iflas etmiş otoriter sosyalizm görüşüne alternatif sunduğu için, Bakunin günümüz öğrencileri ve entelektüelleri açısından çekicidir. Onun otonom komünler ve emek federasyonlarından oluşan merkezsizleşmiş bir toplum hayali, merkezi, konformist ve suni bir dünyadan kurtulmak isteyenlere cazip gelmektedir. “Ben bir öğrenciyim: beni katlamayın, sakatlamayın, delmeyin” farkedilir bir Bakuninci tona sahiptir. Aslında, öğrenci asiler, Marksist olduklarını ilan ettiklerinde dahi, Berkeley’den Paris’e kadar kampüs gösterilerinde kara bayrağı zaman zaman dalgalandırılan Bakunin’e ruhen genellikle daha yakındırlar. Doğal, kendiliğinden, ve sistemli olmayana vurguları; daha basit bir yaşam tarzı arzuları; bürokrasi ve merkezi otoriye olan güvensizlikleri; herkesin yaşamını etkileyen kararların alınmasında payı olması gerektiğine inançları; “katılımcı demokrasi”, “özgürlük, hemen şimdi”, “iktidar halka” sloganları; topluluk [cemaat] kontrolü, işçi yönetimi, kırsal kooperatif, eşit eğitim ve gelir, devlet iktidarının dağıtılması; tüm bunlar Bakunin’in görüşüyle uyum içindedir. Liberter anarşizm ile otoriter sosyalizmin birbirlerine zıt yöntemlerini birleştiren çoğu genç asi arasındaki belirsizlik dahi, Bakunin’in kendi devrimci felsefesi ile kişisel yapısı içindeki belirsizliği yansıtmaktadır.

Son olarak, genç muhalifler bizim kendi kendisini yücelten bilimsel ilerlemeye eleştirmeksizin duyduğumuz inancı sorguladıklarında, Bakunin’in sesi yankılanır. Bakunin, yüz yıl önce bilim adamları ve teknik uzmanların bilgilerini diğerleri üzerinde tahakküm kurmak için kullanabilecekleri, ve bir gün sıradan yurttaşların sertçe uyanarak kendilerini “yeni bir grup hırslı insanın köleleri, oyuncakları ve kurbanları” olarak bulabilecekleri uyarısında bulunmuştu [31]. Bakunin bu nedenle, “bilime, daha doğrusu bilimsel bilginin yönetimine karşı yaşamın ayaklanması”nı vaaz etmişti. O bilimsel bilginin geçerliliğini reddetmiyordu. Ancak, onun tehlikelerini fark etmişti. Yaşamın laboratuvar formüllerine indirgenemeyeceğini, ve bu yöndeki çabaların en kötü tiranlık biçimine yol açacağını görmüştü. Ölümünden sadece bir yıl önce yazdığı bir mektupta, bütün dünyaya yayılan “bir şer ilkesinin oluşumu ve gelişimi”nden bahsediyor, ve bizim bugün “askeri-endüstriyel kompleks” dediğimiz şeye karşı önceden uyarıda bulunuyordu. “Er ya da geç” diyordu, “bu devasa askeri devletler birbirlerini yıkmak ve yutmak zorunda kalacaklar. Ne manzara ama!” [32].

Korkularının ne ölçüde geçerli olduğu, günümüzün nükleer ve biyolojik kitle imha silahları çağında değerlendirilebilir. İlkel toplumsal unsurların tekrar moda olduğu, kitlesel ayaklanmanın tekrar yaygın bir şekilde vaaz edildiği, ve modern teknolojinin Batı medeniyetini yokolmakla tehdit ettiği bir zamanda, açıktır ki Bakunin takdir edilmeyi hak etmektedir. Sonuç olarak, büyük anarşist tarihçi Max Nettlau’nun yaklaşık otuz yıl önce söylediklerini hatırlatmak istiyorum: Bakunin’in “fikirleri canlıdır ve daima yaşacaktır” [33].

DİPNOTLAR
[01] E. Lampert, Studies in Rebellion, London, 1957, s. 118.
[02] E.H. Carr, Michael Bakunin, New York, 1961, s. 196.
[03] Lampert, op. cit., s. 138.
[04] Eugene Pyziur, The Philosophy of Anarchism of M.A. Bakunin, Milwaukee, s. 1.
[05] Iu. M. Steklov, Mikhail Aleksandrovich Bakunin, 4 cilt, Moskow, 1926-27, III, s. 112.
[06] Carr, op. cit., s. 175.
[07] M.A. Bakunin, Oeuvres, 6 cilt, Paris, 1895-1913, II, 399; Steklov, op. cit., I, 189.
[08] Peter Kropotkin, Memoirs of a Revolutionist, Boston, 1899, s. 288.
[09] Pyziur, op. cit., s. 10.
[10] Dissent, Ocak-Şubat 1968, s. 41-44.
[11] George Woodcock, Anarchism, Cleveland, s. 155.
[12] Frantz Fanon, The Wretched of the Earth, New York, 1966, s. 88.
[13] Herbert Marcuse, One Dimensional Man, Boston, 1964, s. 256-57.
[14] Max Nomad, Apostles of Revolution, Boston, 1939, s. 127; Lewis Feuer’in Marx and Intellectuals’ından alıntı, New York, 1969, s. 216-28.
[15] M.A. Bakunin, Gesammelte Werke, 3 cilt, Berlin, 1921-24, III, 120-121.
[16] Régis Debray, Revolution in the Revolution?, New York, 1967, s 95-116.
[17] Carr, op. cit., s. 181.
[18] A.y.
[19] A.y., s. 411.
[20] Paul Avrich, The Russian Anarchists, Princeton, 1967, s. 129.
[21] A.y., s. 128.
[22] Steklov, op. cit., I, 9, 343-45; III, 118-27.
[23] M.A. Bakunin, Izbrannye sochineniia, 5 cilt, Patrograd, 1919-22, I, 237.
[24] Bakunin, Gesammelte Werke, III, 35-38, 82.
[25] Nomad, op. cit., s. 227-33.
[26] Eldridge Cleaver, Soul on Ice, New York, 1968, s. 12.
[27] Avrich, op. cit., s. 200.
[28] A.y., s. 231.
[29] Pyziur, op. cit., s. 5.
[30] Rudolf Rocker, Anarcho-Syndicalism, Indore, tarihsiz, s. 88.
[31] Bakunin, Oeuvres, IV, 376.
[32] Nomad, op. cit., s. 208; K.J. Kenafick, Michael Bakunin and Karl Marx, Melbourne, 1948, 304.
[33] G.P. Maximoff, ed., The Political Philosophy of Bakunin, New York, 1953, s. 48.

Çeviri: Anarşist Bakış

Kaynak: “The Legacy of Bakunin”, Russian Review, cilt 29, sayı 2 (Nisan 1970), 129-142.

Print Friendly, PDF & Email
Sosyal Ağlarda, Paylaş!

    Revisions