SABOTAJ – Émile Pouget

  Genel

Emile Pouget’in 1911 yılında kaleme aldığı L’Sabotage adlı eser, günümüzdeki işçi sınıfının mücadele yöntemlerinden birine ışık tutuyor. İşçilerin üretimden gelen güçlerini sadece iş bırakma, grev gibi; mücadelenin en yoğun halleriyle değil, günlük hayatta yapabilecekleri hak arayış mücadeleleri ile nasıl çeşitlendirebileceğine örnekler veren L’sabotage adlı eser aynı zamanda bu yöntemlerin tarihi örneklerini de göz önüne seriyor. İşçilerin devrimci hayal güçlerinin patronları ve sistemi hangi yöntemlerle haklayabileceğini gösteren bu eser, mücadelenin ne kadar çeşitlendirilebileceği, ileriki bir tarihte değil bugün nasıl insanlık yararına çalışabileceğimiz konusunda bize yol gösteriyor.

Émile Pouget, 1860 yılında Fransa’da doğdu. Genç yaşlardan itibaren işçi hareketi içinde yer aldı ve anarşist fikirlerin öne çıkan savunucularından biri haline geldi. Gazeteci, ajitatör ve örgütçü olarak özellikle işçi sınıfının doğrudan eylem gücünü savundu. Fransa’da sendikal mücadelenin yükseldiği dönemde, Confédération Générale du Travail içinde anarko-sendikalist çizginin en güçlü temsilcilerinden biri oldu ve reformist eğilimlere karşı mücadele etti. Çıkardığı gazete ve dergilerde grevi, boykotu, sabotajı ve tabandan örgütlenmeyi savundu. 1908’de yükselen grev dalgası ve toplumsal mücadeleler sırasında tutuklanarak hapse atıldı. Baskılar, davalar ve hapis cezaları onu yıldırmadı; yaşamı boyunca işçi sınıfının kurtuluşunun kendi örgütlü gücüyle mümkün olduğunu savunmayı sürdürdü. Émile Pouget, anarko-sendikalist hareketin en önemli isimlerinden biri olarak yalnızca Fransa’da değil, dünya işçi hareketi tarihinde de kalıcı bir iz bıraktı.


Çeviri: Anarsizm.Org 

“Sabotaj” sözcüğü, daha on beş yıl öncesine kadar argonun dışına çıkmamış bir tabirdi — tahta takunya imalatını değil, mecazi ve son derece anlamlı bir şekilde, “takunyayla çakılmış gibi” özensiz yapılan işi anlatırdı. O günden bu yana bambaşka bir şeye evrildi; toplumsal kavganın dilinde yerini aldı ve sendika dünyasındaki ilk vaftizini 1897’de, Toulouse Konfederal Kongresi’nde gördü.

Bu yeni misafir, işçi mahfillerinde hemen kucak açılarak karşılanmadı. Kimileri ona kuşkuyla baktı; kökeninin bayağılığını, anarşistliğini, bir de — tabii — ahlak dışılığını yüzüne vurdu.

Düşmanlığa yaklaşan bu güvensizliğe rağmen, sabotaj kendine yol açtı… hem de her çevrede.

Artık işçilerin gönlünü fethetmiş durumda. Üstelik bununla da kalmadı: Larousse Sözlüğü’ne  girmeye hak kazandı. Akademi’nin de — sözlüğündeki S harfine varmadan kendisi “sabote” edilmezse — “sabotaj” kelimesinin önünde şapka çıkarıp onu resmi külliyatına alacağına şüphe yok.

Ne var ki, işçi sınıfının sabotajı icra etmek için meslek kongrelerinin onayını beklediğini sanmak büyük hata olur. Her isyan biçimi gibi o da insanın insanı sömürmesi kadar eskidir.

Bir adam, hemcinsinin alın terinden nemalanmanın hain zerafetini keşfettiği gün, sömürülen de içgüdüsel olarak patronun istediğinden azını vermenin yollarını aramaya başlamıştır.

Bunu yaparken — tıpkı Mösyö Jourdain’in farkında bile olmadan nesir konuşması gibi — sömürülen adam sabotaj yapmış, bilmeden de olsa emekle sermayeyi birbirine düşüren o giderilemez çelişkiyi gözler önüne sermiştir.

Toplumu ikiye bölen bu bitmek bilmez kavganın kaçınılmaz sonucunu, bundan üç çeyrek asır önce, dahi Balzac apaçık ortaya koymuştu. Nucingen Bankası‘nda, 1831 Lyon ayaklanmalarının kanlı sahneleri vesilesiyle, sabotajın öyle keskin, öyle berrak bir tarifini vermiştir ki:

İşte — diyor Balzac. — Lyon meseleleri üzerine çok laf edildi; sokaklarda topla ezilen cumhuriyet üzerine — ama kimse işin aslını söylemedi. Cumhuriyet, ayaklanmaya el koymuştu, tıpkı bir isyancının ele geçirdiği tüfeğe sarılması gibi. Gerçeği size hem garip hem derin olarak anlatayım. Lyon ticareti merhametsiz bir ticarettir; sipariş gelmeden, ödeme kesinleşmeden bir arşın ipek bile dokutmaz. Sipariş kesildi mi işçi açından geberir; çalıştığında bile ancak sürünür, kürek mahkûmları ondan iyidir. Temmuz Devrimi’nin ardından sefalet dayanılmaz bir noktaya vardı ve CANUT*’lar bayrağı açtı: “Ya ekmek, ya ölüm!” — hükümetin üzerinde kafa yorması gereken bir çığlıktı bu. Lyon’daki pahalılığın ürünüydü. Lyon tiyatrolar dikip kendini başkent yapmak hevesindeydi; bunun bedeliyse saçma sapan gümrük vergileri oldu. Cumhuriyetçiler bu ekmek isyanının kokusunu aldılar, CANUT’ları örgütlediler; onlar da bir yanda savaşırken öte yanda hesap tuttular. Lyon’un da üç günü oldu, ama sonunda her şey yoluna girdi ve canut barakasına döndü. O güne dek dürüst olan canut, çile halinde tartılan ipeği kumaş olarak fazlasıyla iade ederdi; ama “dürüstlüğü kapı dışarı etti, tüccarların kendisini kazıkladığını düşündü ve parmaklarını yağladı: tartı tartıya geri verdi, ama yağın tuttuğu ipeğin karşılığını sattı” — ve ipek ticareti “yağlı kumaş”la doldu taştı; bu gidişat Lyon’un da, Fransız ipek ticaretinin de batmasına yol açabilirdi… Böylece kargaşalar, arşını kırk kuruşa “gros de Naples” kumaşı ortaya çıkardı…

*Canut, Lyon’daki ipek işçilerine verilen isim. 1831 yılında büyük bir işçi ayaklanması gerçekleştirmişlerdir.

Balzac, canut’ların sabotajının mağdurların bir misilleme eylemi olduğunun altını özenle çizer. Dokumacılıkta yağla ikame ettikleri “tıraş payı”nı satarak, gaddar imalatçılardan öç alıyorlardı… Croix-Rousse işçilerine ekmek yerine süngü yedireceğini vaat eden o imalatçılardan — ve sözlerini de fazlasıyla tuttular!

Ama sabotajın bir misilleme olmadığı bir durum olabilir mi? Gerçekten de her sabotaj eyleminin kökeninde, dolayısıyla ondan önce, bir sömürü eylemi yatmıyor mu?

Ve bu sömürü eylemi, hangi özel koşullarda tezahür ederse etsin, her türlü isyan hareketini — ne biçimde olursa olsun — doğurmuyor mu, hem de meşru kılmıyor mu?

Bu bizi başlangıçtaki iddiamıza geri getiriyor: sabotaj, insanın sömürülmesi kadar eskidir!

Üstelik sabotaj bizim sınırlarımıza hapsolmuş da değildir. Bugünkü kuramsal biçimiyle, bir İngiliz ithalatıdır aslında.

Sabotaj, Manş’ın ötesinde uzun zamandır biliniyor ve uygulanıyor; orada adı “Ca’Canny” ya da “Go Canny” — İskoç şivesinden gelen bir sözcük, en yakın çevirisi şöyle verilebilir: “Kendinizi yırtmayın.”

“Go Canny”nin ne denli ikna edici bir güce sahip olduğuna dair bir örneği bize Musée Social veriyor:

1889’da Glasgow’da bir grev patlak vermişti. Sendikalı liman işçileri saatlik on sentimlik bir zam talep etmişti. İşverenler reddetti ve grevdeki işçilerin yerine, büyük masraflarla, kırsal kesimden hatırı sayılır miktarda tarım işçisi getirtti. Liman işçileri yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı ve eski ücretlerle çalışmaya razı oldu — yeter ki tarım işçileri gönderilsin. Tam işbaşı yapacakları sırada, genel sekreterleri onları topladı ve şöyle dedi:

“Bugün eski ücretlerle işe döneceksiniz. İşverenler, bizi birkaç hafta boyunca ikame eden tarım işçilerinin hizmetinden son derece memnun olduklarını defalarca söylediler. Biz de onları gördük; geminin güvertesinde yürümeyi bile bilmediklerini gördük, taşıdıkları malın yarısını yere düşürdüklerini gördük, kısacası ikisinin bir araya gelip bir tek bizim işimizi bile beceremediğini gördük. Ama işverenler bu adamların çalışmasından memnunmuş; öyleyse bize düşen aynısını sunmak ve ‘Ca’Canny’ uygulamaktır. Tarım işçileri nasıl çalıştıysa öyle çalışın. Yalnız, onlar arada bir denize düşüyorlardı; o kadarını yapmanıza gerek yok.”

Talimat harfiyen yerine getirildi ve iki üç gün boyunca liman işçileri “Ca’Canny” politikasını uyguladı. Bu sürenin sonunda işverenler genel sekreteri çağırtıp adamlara eskisi gibi çalışmalarını söylemesini istediler; karşılığında on sentimlik zammı kabul ediyorlardı…

Uygulama böyleydi. Şimdi sıra kuramda. Aşağıdaki pasaj, “Go Canny”nin halka tanıtılması için 1895 civarında yayımlanmış bir İngiliz broşüründen alınmıştır:

Beş franklık bir şapka almak istiyorsanız, beş frank ödemeniz gerekir. Dört frank ödemeye niyetliyseniz, daha düşük kalitede bir şapkaya razı olmanız gerekecektir. Şapka bir metadır.

Yarım düzine gömlek almak istiyorsanız — tanesi iki buçuk frank — on beş frank ödemeniz gerekir. On iki buçuk frank ödemeye niyetliyseniz, ancak beş gömlek alırsınız. Gömlek bir metadır.

İşverenler, emeğin ve ustalığın da tıpkı şapka ve gömlek gibi birer meta olduğunu ilan ediyorlar. “Pekâlâ,” diyoruz biz de, “sözünüzden tutarız.”

Eğer emek ve ustalık birer metaysa, bu metaların sahipleri de emeklerini ve ustalıklarını, tıpkı şapkacının şapkasını ya da gömlekçinin gömleğini satması gibi satma hakkına sahiptir.

Değere karşı değer verirler. Düşük fiyata düşük kalitede ya da daha az mal alırsınız.

İşçiye iyi bir ücret ödeyin, size emeğin ve ustalığın en iyisini sunsun. İşçiye yetersiz bir ücret ödeyin, artık en iyi kalitede ve en fazla miktarda işi talep etmeye hakkınız olmaz — tıpkı beş franklık bir şapkayı iki buçuk franga istemeye hakkınız olmadığı gibi.

“Go Canny” demek ki, “kötü ücrete kötü iş” formülünü sistematik biçimde hayata geçirmekten ibarettir. Ama bununla sınırlı değildir. Bu formülden, mantıksal bir sonuç olarak, patron açgözlülüğüyle çatışan işçi iradesinin türlü türlü tezahürleri doğar.

İngiltere’de daha 1889’da yaygınlaştırıldığını, sendikal örgütlerde savunulup uygulandığını gördüğümüz bu taktik, Manş’ı geçmekte gecikmeyecekti. Nitekim birkaç yıl sonra Fransız sendika çevrelerine sızmaya başladı.

Fransa’da sabotajın bilinçli ve kuramsal düzeyde ilk izine rastladığımız tarih 1895’tir. O sıralar Ulusal Demiryolu Sendikası, demiryolcuların sendikalaşma hakkını yasaklamayı hedefleyen bir yasa tasarısına — Merlin-Trarieux tasarısına — karşı mücadele yürütüyordu. Bu yasanın oylanmasına genel grevle karşılık verme meselesi gündeme geldi ve bu vesileyle, sendikanın genel sekreteri Guérard — bu sıfatla Merkez Federatif Birliği Kongresi’ne (Allemanist parti) delege olarak katılmıştı — kesin ve açık bir konuşma yaptı. Demiryolcuların sendikal özgürlüğü savunmak için hiçbir araçtan geri durmayacağını ilan etti; gerektiğinde kendilerine özgü yöntemlerle grevi etkili kılmayı bileceklerini söyledi ve becerikli, ucuz bir yönteme değindi: “… yerinde kullanıldığında iki kuruşluk bir maddeyle,” diye açıkladı, “bir lokomotifi çalışamaz hale getirmemiz mümkündür…”

Öngörülmedik ufuklar açan bu açık ve sert beyan, büyük gürültü kopardı; zaten bir demiryolu grevinin tehdidini kaygısız karşılamayan kapitalist ve hükümet çevrelerinde derin bir sarsıntı yarattı.

Ne var ki, Guérard’ın bu konuşmasıyla sabotaj meselesi ortaya konmuş olsa da, bundan sabotajın Fransa’ya ilk kez 23 Haziran 1895’te ayak bastığı sonucunu çıkarmak yanlış olur. O tarihten itibaren sendikal örgütlerde yaygınlaşmaya başlamıştır, ama bu, o güne dek bilinmediği anlamına gelmez.

Daha önceden bilindiğinin ve uygulandığının kanıtı olarak, telgraf tarihinin şanlı sayfalarında ünlü bir “macun” vakasını hatırlatmamız yeterli olacaktır:

1881 civarıydı. Merkez bürodaki telgrafçılar, gece mesai ücret tarifesinden hoşnutsuz, dönemin bakanı M. Ad. Cochery’ye bir dilekçe gönderdiler. Akşam hizmetinden sabah yediye kadar aldıkları beş frank yerine on frank talep ediyorlardı. İdarenin cevabını günlerce beklediler. Sonunda cevap bir türlü gelmedi; üstüne üstlük Merkez büro çalışanlarına yanıt bile verilmeyeceği bildirildi ve derinden derine bir huzursuzluk baş göstermeye başladı. Grev imkânsızdı; “macun”a başvuruldu.

Güzel bir sabah Paris, telgraf iletişiminden yoksun uyandı (telefon henüz kurulmamıştı). Dört beş gün bu hal devam etti. İdarenin üst kademe personeli, mühendisler, kalabalık gözetmen ve işçi ekipleriyle birlikte merkez büroya geldi; bütün hat kablolarını açtılar, lağım girişlerinden cihazlara kadar tek tek takip ettiler. Hiçbir şey bulamadılar.

Merkez büronun tarihine kazınan bu unutulmaz “macun”dan beş gün sonra, idareden bir duyuru geldi: bundan böyle gece hizmeti beş frank yerine on frank olarak tarifelendirilecekti. Başka bir şey istenmiyordu zaten. Ertesi sabah bütün hatlar sihirli bir değnek değmiş gibi yeniden çalışmaya başladı.

“Macun”un failleri hiçbir zaman tespit edilemedi; idare sebebini tahmin etmiş olsa da kullanılan yöntem her zaman bir sır olarak kaldı.

1895’ten itibaren artık düğmeye basılmıştır. O güne dek işçiler tarafından yalnızca bilinçsizce, içgüdüsel olarak uygulanan sabotaj — halk arasında yerleşen adıyla — kuramsal takdisini alacak ve sendikal örgütlerce kabul görmüş, onaylanmış, savunulmuş mücadele araçları arasında yerini alacaktır.

1897’de Toulouse’da toplanan Konfederal Kongre henüz açılmıştı.

Seine valisi M. de Selves, Belediye İşçileri Sendikası delegelerine bu kongreye katılmak için istedikleri izni reddetmişti. Seine Sendikalar Birliği buna itiraz ederek bu vetoyu — haklı olarak — sendikal özgürlüğe bir saldırı diye nitelendirdi.

Bu yasak kongrenin ilk oturumunda gündeme getirildi ve Seine valisini kınayan bir önerge sunuldu. Delegelerden biri — ki bu, elinizdeki çalışmanın yazarından başkası değildi — M. de Selves’in bir işçi kongresinin kınamasını ne kadar az umursadığını hatırlattı. Ve şunu ekledi:

“Benim görüşüm şu ki, salt protesto etmekle yetinmek yerine eyleme geçmek daha yerinde olur; yöneticilerin buyruklarına boyun eğip, keyfî kararlarını dikte ettiklerinde başı öne eğmek yerine, anında karşılık vermek çok daha etkili olacaktır. Bir tokada neden bir tekmeyle karşılık vermeyelim?…”

Açıklamalarımın, kongrenin görüşüne sunulacak bir mücadele taktiğinden kaynaklandığını izah ettim. Bu vesileyle, yoldaş Guérard’ın — akıllıca harcanacak on sentimlik cüzi bir meblağın, bir demiryolu işçisine, güçlü buharlı lokomotiflerle çekilen bir treni kalkamaz hale getirmeye yeteceğini — ilan ettiğinde kapitalist dünyanın nasıl bir heyecan ve korkuyla sarsıldığını hatırlattım.

Ardından, değindiğim bu devrimci taktiğin kongre boyunca tartışılacağını belirterek, sözlerimi aşağıdaki önergeyi sunarak bitirdim:

Kongre, hükümeti kınamanın gereksiz olduğunu kabul ederek — zira hükümet işçilerin dizginlerini sıkmakla zaten kendi rolünü oynamaktadır — belediye işçilerini, M. de Selves’i vetosuna karşılık ödüllendirmek üzere Paris Belediyesi hizmetlerinde yüz bin franklık hasar vermeye davet eder.

Bir bombaydı bu!… Ve etkisi gecikmedi. Öncelikle, birçok delege büyük bir şaşkınlığa düştü; önergenin bilerek abartılmış dilini ilk anda kavrayamadılar. İtirazlar yükseldi ve önerge gündemin olağan akışı içinde gömüldü. Ne önemi vardı! Hedeflenen amaca ulaşılmıştı: kongrenin dikkati uyanmış, tartışma açılmış, düşünce kışkırtılmıştı.

Nitekim birkaç gün sonra, Boykot ve Sabotaj Komisyonu’nun sendika meclisine sunduğu rapor, büyük ve coşkun bir sempatiyle karşılandı. Bu raporda komisyon, sabotajı tanımlayıp açıkladıktan ve savunduktan sonra şunu ekliyordu:

Bugüne kadar işçiler kendilerini devrimci olarak ortaya koydular; ancak çoğu zaman kuramsal düzlemde kaldılar: kurtuluş fikirlerinin yayılması için çalıştılar, insanın sömürülmesinin ortadan kaldırılacağı gelecekteki toplum tasarısının ana hatlarını çizmeye gayret ettiler.

Yalnız, gerekliliği tartışılmaz olan bu eğitim çabasının yanı sıra, kapitalist tecavüzlere karşı koymak ve patron dayatmalarını işçiler için mümkün mertebe hafifletmek adına neden hiçbir girişimde bulunulmadı?

Toplantılarımızda oturumlar hep “Yaşasın toplumsal devrim!” haykırışlarıyla kapanıyor, ama bu çığlıklar herhangi bir eyleme dönüşmek yerine havada kaybolup gidiyor.

Aynı şekilde, devrimci kararlılıklarını hep ilan eden kongrelerin, laflar düzleminden çıkıp eylem alanına geçmek için henüz pratik kararlar önermemiş olması üzücüdür.

Devrimci görünümlü silahlar arasında bugüne dek yalnızca grev savunulmuştur; kullanılan da, hâlâ her gün başvurulan da odur. Grevin ötesinde, kapitalistleri belli ölçüde köşeye sıkıştırabilecek başka araçların da mevcut olduğunu düşünüyoruz…

Bu araçlardan biri boykotajdır. Ancak komisyon, bunun sanayiciye, imalatçıya karşı etkisiz kaldığını tespit etmektedir. Dolayısıyla başka bir şey gereklidir. Bu başka şey, sabotajdır. Rapordan aktaralım:

Bu taktik, boykotaj gibi, bize İngiltere’den gelmektedir; orada işçilerin patronlara karşı sürdürdüğü mücadelede büyük hizmetler görmüştür. Orada “Go Canny” adıyla bilinir.

Bu vesileyle, merkezi Londra’da bulunan “Uluslararası Gemi Yükleyicileri Birliği”nin son zamanlarda yayımladığı çağrıyı aktarmayı yararlı buluyoruz:

“‘Go Canny’ nedir? Grev yerine işçilerin başvurduğu yeni bir taktiği ifade eden kısa ve kullanışlı bir sözcüktür.

İki İskoç bir arada yürürken biri fazla hızlı koşarsa, öteki der ki: ‘Yavaş yürü, acele etme.’

Beş franklık bir şapka almak isteyen kişi beş frank ödemelidir. Ama dört frank ödemeye niyetliyse, eh, daha düşük kalitede birini alır. Şapka bir ‘metadır’.

Tanesi iki frank olan altı gömlek almak isteyen kişi on iki frank ödemelidir. On frank öderse ancak beş gömlek alır. Gömlek de ‘piyasada satışa sunulmuş bir metadır’.

Üç franklık bir parça sığır eti almak isteyen bir ev kadını, üç frankı ödemek zorundadır. İki frank teklif ederse, kötü et verilir. Sığır eti de ‘piyasada satışa sunulmuş bir metadır’.

Pekâlâ, patronlar emeğin ve ustalığın da — tıpkı şapkalar, gömlekler ve sığır eti gibi — ‘piyasada satışa sunulmuş meta’ olduğunu ilan ediyorlar.

Mükemmel, diye karşılık veriyoruz, sözünüzden tutarız.

Eğer bunlar ‘meta’ ise, biz de tıpkı şapkacının şapkalarını, kasabın etini sattığı gibi satarız. Kötü fiyata kötü mal verirler. Biz de aynısını yaparız.

Patronların bizim hayırseverliğimize bel bağlamaya hakları yoktur. Taleplerimizi tartışmayı bile reddederlerse, eh, biz de ‘Go Canny’yi — bizi dinleyene dek ‘ağırdan alalım’ taktiğini — uygulamaya koyabiliriz.”

İşte “Go Canny”, yani sabotaj, böylece açıkça tanımlanmış oluyor: KÖTÜ ÜCRETE, KÖTÜ İŞ.

İngiliz yoldaşlarımızın uyguladığı bu tutumun Fransa’da da geçerli olduğuna inanıyoruz, zira toplumsal durumumuz İngiltere’deki kardeşlerimizinkiyle aynıdır.

Geriye sabotajın hangi biçimlerde uygulanması gerektiğini tanımlamak kalıyor.

Hepimiz biliyoruz ki sömürücü, köleliğimizi artırmak için genellikle, bugüne dek başvurulan tek araç olan kısmi grevle tecavüzlerine karşı koymanın en güç olduğu anı seçer.

Çarkın dişlilerine kapılan işçiler, grev yapamadıklarından, kapitalistin yeni dayatmalarına boyun eğerler.

“Sabotaj” ile durum bambaşkadır: işçiler direniş gösterebilirler; artık sermayenin tam insafına kalmış değillerdir; artık efendinin istediği gibi yoğurduğu yumuşak et değillerdir: erkekliklerini ortaya koyacak ve zalimine insan olduklarını kanıtlayacak bir araçları vardır.

Kaldı ki “sabotaj” göründüğü kadar yeni de değildir: işçiler onu bireysel olarak, yöntemsiz de olsa, her zaman uygulamışlardır.

İçgüdüsel olarak, patron dayatmalarını artırdığında üretimlerini hep yavaşlatmışlardır; tam olarak farkında olmadan, şu formülü uygulamışlardır: KÖTÜ ÜCRETE, KÖTÜ İŞ.

Ve şunu söyleyebiliriz ki, gündelik çalışmanın yerini parça başı çalışmanın aldığı bazı sektörlerde, bu değişikliğin nedenlerinden biri sabotajdı — o zamanlar günde mümkün olan en az işi vermekten ibaretti. Bu taktik, sistemsiz uygulanmasına rağmen zaten sonuç verdiyse, kapitalistler için sürekli bir tehdit haline geldiği gün neler vermez ki?

Ve sanmayın yoldaşlar, patronlar gündelik çalışmayı parça başı çalışmayla değiştirerek sabotajdan korunmuş oldular: bu taktik gündelik çalışmayla sınırlı değildir.

Sabotaj, parça başı çalışmada da uygulanabilir ve uygulanmalıdır. Ama burada tutum farklılaşır: üretimi kısmak işçinin ücretini kısmak demek olur; dolayısıyla sabotajı niceliğe değil niteliğe uygulaması gerekir. Ve o zaman işçi, emek gücünün alıcısına parasının karşılığından fazlasını vermemekle kalmayacak, üstelik onu, sermayenin süresiz yenilenmesini — işçi sınıfının sömürülmesinin temelini — sağlayan müşteri kitlesinden de vuracaktır. Bu yolla sömürücü, ya talepleri kabul ederek teslim olmak ya da üretim araçlarını biricik üreticilerin eline bırakmak zorunda kalacaktır.

İki durum sıklıkla karşımıza çıkar: parça başı işin evde, işçiye ait araç gereçlerle yapıldığı durum ve işin patronun mülkü olan fabrikada merkezileştirildiği durum.

Bu ikinci durumda, mala yönelik sabotajın yanına araç gerece yönelik sabotaj da eklenir.

Ve burada size, bundan üç yıl önce demiryolu işçilerinin belli bir maddeden iki kuruşlukla bir lokomotifi çalışamaz hale getirebileceği öğrenildiğinde burjuva dünyasında kopan heyecanı hatırlatmamız yeterlidir. Bu heyecan, bilinçli ve örgütlü işçilerin neler yapabileceğinin bir işaretidir.

“Boykotaj” ve onun vazgeçilmez tamamlayıcısı sabotajla elimizde etkili bir direniş silahı var; işçilerin bütünüyle kurtuluşa yetecek güce erişecekleri günü beklerken, kurbanı olduğumuz sömürüye göğüs germemizi sağlayacak bir silah.

Kapitalistler şunu bilsinler: işçi, makineye ancak makinenin bugün olduğu gibi düşman, ekmek hırsızı, işçi katili olmak yerine, işi kısaltan bir dost haline geldiği gün saygı gösterecektir.

Bu raporun sonuç bölümünde komisyon kongreye şu kararı önerdi:

Patronlarla işçiler arasında — ister patron dayatmalarından ister işçi inisiyatifinden kaynaklanan — bir çatışma patlak verdiğinde ve grevin ilgili işçilere sonuç veremeyeceği anlaşıldığında: işçiler az önce ortaya koyduğumuz ilkelerden esinlenerek “boykotaj” ya da “sabotaj”ı — veya ikisini birden — uygulasınlar.

Bu raporun okunuşu kongrenin oybirliğiyle alkışlarıyla karşılandı. Bu onaydan öte bir şeydi: tam bir coşkudur. Bütün delegeler fethedilmiş, heyecan içindeydi. Eleştirmek, hatta en küçük bir gözlem ya da itiraz sunmak için bile tek bir aykırı ses yükselmedi.

Kitap Federasyonu delegesi Hamelin, coşkusu en az olanlardan değildi. Savunulan taktiği açıkça onayladı ve bunu kesin ifadelerle dile getirdi; kongre tutanaklarının ancak soluk bir yansımasını verdiği şu sözlerle:

“Başarmak için her yol meşrudur,” diye ilan etti. “Şunu da ekleyeyim ki, başarıya ulaşmak için uygulanabilecek bir yığın yöntem var; maharetle yapıldığı sürece uygulanması kolaydır. Demek istediğim, yapılması gereken ama söylenmemesi gereken şeyler vardır. Anlıyorsunuz beni. Biliyorum, ayrıntıya girsem, şunu ya da bunu yapmaya hakkım olup olmadığı sorulabilir — ama yalnızca izin verilen şeyleri yapmaya devam edilirse hiçbir yere varılmaz. Devrimci yola girildiğinde, cesaretle girilmelidir; baş geçtikten sonra gövde de geçmelidir.”

Kitap Federasyonu delegesinin konuşmasını coşkun alkışlar karşıladı ve çeşitli hatipler birkaç onaylayıcı söz ekledikten sonra — tek bir karşıt söz söylenmeksizin — aşağıdaki önerge oybirliğiyle kabul edildi:

Toulouse Ticaret Çalışanları Sendikası, kongreyi raporun sonuçlarını alkışlarla oylamaya ve karşısına çıkacak ilk fırsatta uygulamaya davet eder.

Sabotajın vaftizi bundan daha övgü dolu olamazdı. Ve bu geçici bir başarı da değildi — bir meclis heyecanının sonucu olan bir saman alevi değildi — onu karşılayan oybirlikli sempati hiç eksilmedi.

Bir sonraki Konfederal Kongre, 1898’de Rennes’te toplandı ve yeni taktiğe onaylar esirgemedi. Tartışma sırasında onu onaylamak için söz alan hatipler arasında, diğerlerinin yanı sıra, bugün Paris milletvekili olan yurttaş Lauche’u anabiliriz: delegesi olduğu Seine Makine İşçileri Sendikası’nın boykotaj ve sabotaj konusunda Toulouse Kongresi’nde alınan kararlardan ne denli memnun kaldığını anlattı.

Aşçılar Federasyonu delegesi büyük bir başarı kazandı ve kongreyi, aşağıdaki gülünç sabotaj vakasını neşeyle anlatarak güldürdü: büyük bir Paris lokantasının aşçıları, patronlarından şikâyetçi olarak bütün gün ocaklar yanık halde yerlerinde kaldılar; ama müşteriler salonlara akın ettiğinde, tencerelerde kaynar suda “pişen” yalnızca tuğlalar vardı… restoranın duvar saatinin eşliğinde.

Tartışmayı kapatan rapordan — ki oybirliğiyle kabul edildi — şu pasajı aktarıyoruz:

… Komisyon, sabotajın yeni bir şey olmadığını belirtmek ister; kapitalistler çıkarlarına uygun düştüğünde her seferinde uygularlar; müteahhitler malzeme kalitesine ilişkin şartname maddelerini yerine getirmeyerek… ve sabotajı yalnızca malzemeye uygulamıyorlar: ücret kesintileri, proleterlerin karnı üzerinde bir sabotaj değil de nedir?

Üstelik eklemek gerekir ki, işçiler içgüdüsel olarak kapitalistlere üretimi yavaşlatarak, bilinçsizce sabotaj yaparak karşılık vermişlerdir. Ama arzu edilen şudur ki, işçiler sabotajın kendileri için yararlı bir direniş silahı olabileceğinin farkına varsınlar — hem uygulamasıyla hem de bilinçli olarak uygulanacağından korktukları gün işverenlere salacağı dehşetle. Ve şunu da ekleyelim ki, sabotaj tehdidi çoğu zaman sabotajın kendisi kadar yararlı sonuçlar verebilir.

Kongre bu taktiğin ayrıntısına giremez; bunlar yalnızca herkesin inisiyatifine ve mizacına bağlıdır ve sektörlerin çeşitliliğine tabidir. Biz yalnızca kuramı ortaya koyabilir ve sabotajın proleterlerin kapitalistlere karşı mücadele cephaneliğinde grevle aynı düzeyde yerini almasını, ve giderek toplumsal hareketin yöneliminin bireylerin doğrudan eylemi ve kişiliklerinin daha büyük bir bilincine doğru eğilim göstermesini dileyebiliriz…

Sabotaj üçüncü ve son kez bir kongrenin ateşinden geçti: 1900’de, Paris’te toplanan Konfederal Kongre’de.

O sıralar çalkantılı bir dönem yaşanıyordu. Ticaret Bakanı Millerand’ın etkisiyle, iktidarın ayartmalarından kaynaklanan bir sapma görülüyordu. Pek çok militan, bakancılığın yozlaştırıcı cazibesine kapılıyordu ve bazı sendika örgütleri, baskın çıkması halinde sendikal hareket için yıkıcı olacak bir “toplumsal barış” politikasına doğru sürükleniyordu. Bu, hareketin yıkılması ve ölümü olmasa bile, en azından bataklığa saplanması ve acze düşmesi anlamına gelirdi.

Sonraki yıllarda belirginleşecek olan devrimci sendikacılar ile reformcular arasındaki çatışma filizlenmeye başlıyordu. Bu iç çekişmenin ilk ve embriyonik tezahürü, sabotaj üzerindeki tartışma ve oylama oldu. Tartışma kısa sürdü. Birkaç hatip sabotaj lehine konuştuktan sonra onu mahkûm eden tek bir ses yükseldi: oturum başkanınınki. Başkanlık şerefine sahip olmasaydı “yoldaş Riom ve Beausoleil’in önerdiği sabotajla mücadele etmeyi kendine saklayacağını” beyan etti; ve sabotajı “işçilerin çıkarlarına yararlı olmaktan çok zararlı ve birçok işçinin onuruna aykırı” gördüğünü ekledi.

Bu sabotaj mahkûmiyetinin değerini takdir etmek için, birkaç hafta sonra, Millerand’ın torpiliyle rahat bir arpalık edinmenin bu kusursuz ve titiz ahlakçının “onuruna aykırı” gelmediğini gözlemlemek yeterli olacaktır. Sabotajın bağlı olduğu komisyonun raportörü, “sendika markası” üzerine çalışması nedeniyle seçilmişti ve sabotajın muhalifiydi. Dolayısıyla onu şu sözlerle tasfiye etti:

“Sabotaj hakkında bir çift söz söylemem gerekiyor. Bunu açık ve net söyleyeceğim. Bir sömürücüyü sabote etme cesaretini gösterenlere hayranım, hatta sabotaj hakkında anlatılan hikayelere çok kez güldüğümü de eklemeliyim; ama kendi payıma, bu iyi dostların yaptığını yapmaya cesaret edemezdim. O halde vardığım sonuç şudur: bir eylemi yapma cesaretim yoksa, bir başkasını buna kışkırtmak alçaklık olur. İtiraf edeyim ki, bakımıma emanet edilmiş bir aleti ya da herhangi bir şeyi tahrip etme eyleminde cesaretimi felç eden Allah korkusu değil, jandarma korkusudur! Sabotajın kaderini sizin iyi niyetinize bırakıyorum.”

Ancak kongre raportörün görüşlerini benimsemedi. Sabotaja bir “kader” biçti elbette, ama ona tavsiye edilenden farklı bir kader. Bu özel mesele üzerinde — sabotajın reddi ya da onayı — pusulalı oylama yapıldı ve şu sonuçları verdi:

Sabotaj lehine: 117 — Aleyhine: 76 — Boş pusulalar: 2

Bu kesin oylama, sabotajın kuramsal sızma ve olgunlaşma dönemini kapattı. O tarihten itibaren tartışmasız biçimde kabul görmüş, tanınmış ve benimsenmiş olan sabotaj, artık sendikal kongrelerde gündeme getirilmedi ve kapitalizme karşı mücadelede savunulan ve uygulanan araçlar arasında kesin yerini aldı.

Yukarıdaki oylamanın, 1900 Kongresi’nde verilmiş olmasının, sendikal örgütlerde gerçekleşecek ayrışmanın — devrimcileri bir kutba, reformcuları öbürüne yerleştirecek olan ayrışmanın — bir işareti olduğu dikkat çekicidir. Nitekim izleyen tüm Konfederal Kongrelerde, devrimcilerle reformcular karşı karşıya geldiğinde, devrimci çoğunluk hemen her zaman sabotaj oylamasındaki oranıyla aşağı yukarı aynı olacaktır — yani üçte ikilik bir çoğunluk, üçte birlik bir azınlığa karşı.

“EMEK” METASI

Yukarıdaki tarihsel açıklamada, İngilizce “Go Canny” ifadesiyle bilinen sabotajın, insan emeğinin bir meta olduğu yönündeki kapitalist anlayıştan türediğini gördük.

Bu tezi burjuva iktisatçıları birlikte savunurlar. Tıpkı bir buğday, et, balık ya da kümes hayvanı pazarı olduğu gibi, bir emek pazarı olduğunu ilan etmekte hemfikirdirler.

Bu kabul edildiğinde, kapitalistlerin pazarda buldukları “çalışma eti”ne, herhangi bir mal ya da hammadde satın alırken davrandıkları gibi davranmaları mantıklıdır: yani onu mümkün olan en düşük fiyata elde etmeye çalışırlar.

Öncüller göz önüne alındığında bu son derece olağandır. Burada arz ve talep kanununun tam ortasındayız.

Ancak daha az anlaşılır olan şudur: bu kapitalistler, kafalarında, ödedikleri ücretle orantılı bir miktar emek değil, ücretin düzeyinden bağımsız olarak işçinin verebileceği azami emeği almayı öngörürler. Tek kelimeyle, harcadıkları paraya denk bir miktar emek satın aldıklarını değil, işçinin özündeki emek gücünü satın aldıklarını iddia ederler: gerçekten de talep ettikleri, işçinin bütünüdür — bedeni ve kanı, dinçliği ve zekâsı.

İşverenler bu iddiayı öne sürerken, bu “emek gücü”nün düşünen, irade sahibi, direnmeye ve isyana muktedir bir varlığın ayrılmaz parçası olduğunu hesaba katmayı ihmal ederler.

Kuşkusuz, işçiler hizmetinde oldukları demir ve çelik makineler kadar bilinçsiz olsalardı ve onlar gibi yürek ve beyin yerine yalnızca bir kazan ya da bir dinamoları olsaydı, kapitalist dünyada her şey çok daha yolunda giderdi.

Ama öyle değil işte! İşçiler, mevcut düzende kendilerine dayatılan koşulların farkındadırlar ve bunlara katlanıyorlarsa, kendi rızalarıyla değildir. “Emek gücü”nün sahibi olduklarını bilirler ve patronun belli bir miktarını kiralamasına ve “tüketmesine” rıza gösterseler de, bu miktarın aldıkları ücretle az çok doğrudan orantılı olmasına çabalarlar. En bilinçsizler arasında bile, patronun boyunduruğuna haklılığını sorgulamadan boyun eğenler arasında bile, kapitalist iddialara karşı direnme dürtüsü sezgisel olarak fışkırır: hesapsızca harcamamaya meyillidirler.

İşverenler, işçilerin “emek güçlerini” tasarruf etme eğilimini fark etmemiş değillerdir. Bu yüzden bazıları, bundan doğan zararı, personeline bu kısıtlayıcı ihtiyatı unutturmak için rekabet duygusuna başvurarak ustaca bertaraf etmişlerdir.

Mesela inşaat müteahhitleri, özellikle Paris’te, 1906’dan beri — yani sektör işçilerinin güçlü sendikalarda örgütlenmeye başlamasından bu yana — tedavülden düşmekte olan bir uygulamayı yaygınlaştırmışlardı.

Bu uygulama, şantiyede arkadaşlarına tempo veren bir “iri yarı” adam tutmaktan ibarettir. Herkesten fazla “abanır”… ve onu takip etmek zorundasınızdır, yoksa geride kalanlar hor görülüp beceriksiz diye kapı önüne konma riskiyle karşı karşıyadır.

Böyle bir yöntem, bu müteahhitlerin işçilere, bir makine satın alırken yaptıkları pazarlıkla aynı mantıkla yaklaştığını açıkça gösterir. Makineyi, ona gömülü olan üretim işleviyle birlikte satın aldıkları gibi, işçiyi de belirli bir süreliğine bütünüyle edinmeyi iddia ettikleri bir üretim aracından ibaret görürler — oysa gerçekte onunla yalnızca organizmasının fiili emeğe dönüşen işlevi için sözleşme yaparlar. Patron-işçi ilişkilerinin temelindeki bu uyumsuzluk, mevcut çıkarların köklü karşıtlığını gözler önüne serer: üretim araçlarını elinde tutan sınıfın, sermayeden yoksun olup tek zenginliği emek gücü olan sınıfa karşı mücadelesi.

Ekonomik alanda işçilerle işverenler temas ettiği anda, onları iki karşıt kutba fırlatan ve dolayısıyla aralarındaki anlaşmaları her zaman istikrarsız ve geçici kılan bu uzlaşmaz çatışma kendini gösterir.

Aralarında, sözcüğün tam ve hakkaniyetli anlamıyla bir sözleşme asla yapılamaz. Sözleşme, tarafların eşitliğini, tam eylem özgürlüğünü gerektirir ve ayrıca karakteristik özelliklerinden biri, tüm imzacılar için bugünde olduğu kadar gelecekte de gerçek ve kişisel bir çıkar taşımasıdır.

Oysa bir işçi kollarını bir patrona sunduğunda, iki “sözleşme tarafı” eşit durumda olmaktan çok uzaktır. Yarınını güvence altına almanın baskısıyla — hatta açlıkla kıvranmıyorsa bile — işçi, işe alan kişinin sahip olduğu dingin eylem özgürlüğünden yoksundur. Üstelik emek kiralamasından elde ettiği kazanç yalnızca anlıktır; çünkü bugünkü geçimini orada bulsa da, bağlı kılındığı işin riskinin sağlığını, geleceğini tehlikeye atması nadir değildir.

Dolayısıyla patronlarla işçiler arasında sözleşme adını hak eden taahhütler yapılamaz. “İş sözleşmesi” diye adlandırılması kararlaştırılmış olan şey, sözleşmenin kendine özgü ve iki taraflı niteliklerini taşımaz; kelimenin dar anlamıyla tek taraflı bir sözleşmedir, yalnızca taraflardan birinin lehine — aslan payı sözleşmesi.

Bu tespitlerden çıkan sonuç şudur: emek pazarında, yüz yüze yalnızca sürekli çatışma halinde savaşanlar vardır; dolayısıyla aralarındaki tüm ilişkiler, tüm anlaşmalar ancak geçici olabilir, zira temelden sakattırlar — yalnızca hasımların az ya da çok güç ve direncine dayanırlar. Bu yüzden patronlarla işçiler arasında kalıcı bir uzlaşma, sözcüğün dürüst anlamıyla bir sözleşme asla yapılmaz — ve asla yapılamaz: aralarında yalnızca, düşmanlıkları bir süreliğine askıya alan, savaş eylemlerine anlık bir mola getiren ateşkesler vardır. Şiddetle çarpışan iki dünyadır bu: sermayenin dünyası, emeğin dünyası. Kuşkusuz birinden öbürüne sızmalar olabilir — ve olur; bir tür toplumsal kılcallık sayesinde, emek dünyasından sermaye dünyasına kaçkınlar geçer ve kökenlerini unutarak ya da inkâr ederek, benimsedikleri kastın en uzlaşmaz savunucuları arasında yerlerini alırlar. Ama savaşan ordulardaki bu dalgalanmalar, iki sınıfın çatışmasını çürütmez.

Her iki tarafta da söz konusu çıkarlar taban tabana zıttır ve bu karşıtlık, varoluşun dokusunu oluşturan her şeyde kendini gösterir. Demokratik nutukların altında, eşitliğin yalancı söyleminin altında, en yüzeysel inceleme bile burjuva ile proleter arasındaki derin uçurumları ortaya çıkarır: toplumsal koşullar, yaşam biçimleri, düşünme alışkanlıkları, özlemler, idealler… her şey! Her şey farklıdır!

SINIF AHLAKI

Az önce işçi sınıfıyla burjuva sınıfı arasında süregelen köklü ayrışmadan farklı bir ahlak anlayışının doğmasının anlaşılır olduğunu tespit ettik.

Gerçekten de, bir proleterle bir kapitalist arasında ahlak dışında hiçbir ortak şey bulunmaması en hafif tabirle tuhaf olurdu.

Nasıl yani! Bir sömürülenin eylem ve davranışları, sınıf düşmanının ölçütleriyle mi değerlendirilip yargılanmalı?

Bu düpedüz saçma olurdu!

Gerçek şudur ki, toplumda nasıl iki sınıf varsa, iki ahlak da vardır — kapitalistlerin ahlakı ve proleterlerin ahlakı.

Max Nordau şöyle yazar: “Doğal ya da zoolojik ahlak, dinlenmeyi en yüce erdem ilan eder ve insana çalışmayı ancak maddi varlığı için vazgeçilmez olduğu ölçüde arzu edilir ve şanlı gösterir. Ama sömürücüler bunda hesaplarını bulamaz. Çünkü onların çıkarı, kitlelerin kendileri için gerekenden fazla çalışmasını ve kendi ihtiyaçlarının gerektirdiğinden fazla üretmesini talep eder. Tam da bu üretim fazlasına el koymak isterler; bu amaçla doğal ahlakı ortadan kaldırıp bir başkasını icat ettiler — filozoflarına kurdurdukları, vaizlerine övdürdükleri, şairlerine türkü söylettikleri bir ahlak: buna göre tembellik bütün kötülüklerin anası, çalışma ise bir erdem, erdemlerin en güzeli olacaktı…”

Bu ahlakın yalnızca proleterlerin kullanımına mahsus olduğunu belirtmeye gerek yok; onu öven zenginler kendilerini ona tabi kılmaktan özenle kaçınırlar: tembellik yalnızca yoksullarda günah sayılır.

İşçilerin patronları uğruna durup dinlenmeden didinmesi gereken, üretim çabasındaki her gevşemenin, sömürücünün beklediği kârı azaltmaya yönelik her şeyin ahlaksız eylem sayıldığı, işte bu özel ahlakın buyruklarıdır.

Buna karşılık, yine bu sınıf ahlakına dayanılarak yüceltilen şeyler şunlardır: patron çıkarlarına bağlılık, en bunaltıcı ve en az ücretlendirilen işlere devam, “dürüst işçi”yi yaratan safdil titizlikler — kısacası, ücretliyi sermayenin boyunduruğuna dövme demir halkalardan daha sıkı ve daha güvenilir biçimde perçinleyen tüm düşünsel ve duygusal zincirler.

Köleleştirme eserini tamamlamak için insanın gururuna başvurulur: iyi kölenin tüm nitelikleri yüceltilir, göklere çıkarılır ve hatta bel kemiğinin esnekliği, tevekkül ruhu ve efendiye sadakatiyle sivrilmiş kaniş-işçilere ödüller — çalışma madalyası! — dağıtmak akıl edilmiştir.

İşçi sınıfı bu alçak ahlakla tepeden tırnağa, taşıp dökülene dek doyurulmuştur.

Doğumundan ölümüne kadar proleter ona yapışıp kalır: bu ahlakı, çoğu zaman anne memesinin yerini alan biberonun az çok hileli sütüyle emer; daha sonra “laik” okulda yine ustalıklı dozlarla aşılanır ve bu sinme, bin bir türlü yolla, toprak anaya verilip ebedi uykusuna dalana dek sürer.

Bu ahlaktan kaynaklanan zehirlenme o denli derin, o denli kalıcıdır ki, keskin zekalı, berrak ve sivri muhakemeli adamlar bile bulaşık kalırlar. Yurttaş Jaurès’in durumu böyledir; sabotajı mahkûm etmek için kapitalistlerin kullanımına yaratılmış bu etiğe başvurmuştur. 11 Mayıs 1907’de Parlamento’da sendikacılık üzerine açılan bir tartışmada şöyle diyordu:

“Ah! Söz konusu olan, sabotajın sistemli, yöntemli propagandasıysa, sizce içinde kendimize karşı bir hoşgörü barındıran bir iyimserlikle suçlanma pahasına, bunun çok ileri gitmesinden korkmuyorum. Bu, işçinin bütün doğasına ve bütün eğilimlerine aykırıdır…”

Ve çok ısrar ediyordu:

“Sabotaj,” diye ileri sürüyordu, “işçinin teknik değerine aykırıdır. İşçinin teknik değeri, onun gerçek zenginliğidir; işte bu yüzden sendikacılığın kuramcısı, metafizikçisi Sorel, sendikacılığa mümkün olan bütün araçlar tanınsa bile, kendine yasaklaması gereken birinin olduğunu ilan eder: işçideki o mesleki değeri — yalnızca bugünün güvencesiz zenginliği değil, yarının dünyasındaki egemenliğinin unvanı olan o değeri — küçük düşürme, aşağılama riskini taşıyan araç…”

Jaurès’in iddiaları, Sorel’in himayesine sığınsa bile, ne isterseniz odur — hatta metafizik — ama iktisadi bir gerçekliğin tespiti değildir.

Acaba nerede rastlamış, “bütün doğası ve bütün eğilimleri” kendisini, patronun dayattığı gülünç, sefil ya da iğrenç koşullara rağmen fiziksel ve entelektüel çabasının tamamını patrona vermeye iten işçilere?

Öte yandan bu hayali işçilerin “teknik değeri,” kurbanı oldukları utanmaz sömürüyü fark edip öncelikle bundan sıyrılmaya çalıştıkları, kaslarını ve beyinlerini yalnızca patronun kârına sınırsız bir yorgunluğa tabi kılmaya artık rıza göstermedikleri gün, nasıl tehlikeye girecek?

Bu işçiler neden — Jaurès’in deyişiyle — “gerçek zenginlikleri”ni oluşturan bu “teknik değeri” har vurup harman savursunlar, neden onu neredeyse bedavaya kapitaliste hediye etsinler? Patronat sunağında meleyen kuzanlar gibi kendilerini feda etmek yerine, savunmaları, mücadele etmeleri, “teknik değerleri”ni mümkün olan en yüksek fiyattan takdir etmeleri, “gerçek zenginlikleri”ni ancak en iyi — ya da en az kötü — koşullarda devretmeleri daha mantıklı değil mi?

Bu sorulara sosyalist hatip yanıt vermez; meseleyi derinleştirmemiştir. Sömürücülerin ahlakından ilham alan duygusal nitelikte tespitlerle yetinmiştir — Fransız işçilerini talepleri ve grevleri yüzünden kınayan, ulusal sanayiyi tehlikeye attıkları suçlamasını yönelten iktisatçıların geviş getirdikleri safsatalardan öte bir şey olmayan tespitler.

Yurttaş Jaurès’in muhakemesi aslında aynı türdendir; tek farkla ki vatanseverlik telini titretmek yerine proleterin onur duygusunu, gururunu, küçük şan hevesini alevlendirmeye, coşturmaya çabalamıştır.

Tezi, sınıf mücadelesinin açık inkârına varır; çünkü emekle sermaye arasındaki sürekli savaş halini hesaba katmaz.

Oysa sağduyu, patron düşman olduğuna göre işçinin ona pusu kurmakla açıktan savaşmak arasında bir sadakatsizlik farkı olmadığını telkin eder.

Dolayısıyla burjuva ahlakından ödünç alınan argümanların hiçbiri sabotajı — ve başka herhangi bir proleter taktiğini — değerlendirmek için geçerli değildir; aynı şekilde bu argümanların hiçbiri işçi sınıfının eylemlerini, davranışlarını, düşüncelerini ya da özlemlerini yargılamaya elverişli değildir.

Bütün bu noktalarda sağlıklı düşünmek isteniyorsa, kapitalist ahlaka değil, işçi yığınlarının bağrında her gün şekillenen ve toplumsal ilişkileri yeniden canlandırmaya yazgılı üretici ahlakından esinlenmek gerekir — çünkü yarının dünyasının ilişkilerini düzenleyecek olan odur.

SABOTAJ YÖNTEMLERI

Emek pazarı olan savaş alanında, savaşanların çekinmeden ve acımadan çarpıştığı yerde, eşit silahlarla karşılaştıklarından söz edilemeyeceğini gördük.

Kapitalist, hasmının darbelerine altın bir zırh çıkarır; savunma ve saldırıda zayıflığını bilen işçi ise bunu savaş hileleriyle telafi etmeye çalışır. Düşmanını cepheden vurmaktan aciz olan işçi, onu yanından — hayati noktasından: kasasından — vurmaya çalışır.

Proleterlerin durumu, yabancı istilaya direnmek isteyen ama düşmanla meydan muharebesinde boy ölçüşecek gücü olmayan bir halkın pusu ve gerilla savaşına atılmasına benzer. Büyük ordular için nahoş bir savaştır bu; öyle tüyler ürpertici ve öldürücüdür ki istilacılar çoğu zaman çetecileri savaşan taraf olarak tanımayı reddederler.

Düzenli orduların gerillaları lanetlemesi, kapitalistlerin sabotajdan duydukları dehşetten daha şaşırtıcı değildir.

Çünkü gerçekten de sabotaj, toplumsal savaşta gerilla savaşının ulusal savaşlardaki yeri ne ise odur: aynı duygulardan doğar, aynı zorunluluklara cevap verir ve işçi zihniyeti üzerinde aynı etkileri yaratır.

Gerilla savaşının bireysel cesareti, cüreti ve karar verme yetisini ne denli geliştirdiği bilinir; sabotaj için de aynısı söylenebilir: işçileri tetik tutar, yıkıcı bir uyuşukluğa gömülmelerini engeller ve sürekli, aralıksız eylem gerektirdiğinden, inisiyatif duygusunu geliştirme, kendi başına hareket etmeye alıştırma ve savaşkanlığı alevlendirme gibi mutlu sonuçlar doğurur.

Bu niteliklere işçinin büyük ihtiyacı vardır, çünkü patron ona, fethedilmiş topraklarda hareket eden istila ordularının gösterdiği vicdansızlıkla davranır: elinden geldiğince çapul eder!

Bu kapitalist açgözlülüğü, milyarder Rockefeller bile kınamıştır… onu hiç utanmadan uygulamaktan geri kalmamak kaydıyla.

“Bazı işverenlerin kusuru,” diye yazmıştır, “ödemeleri gereken tam tutarı ödememeleridir; o zaman işçi emeğini kısma eğilimine girer.”

Rockefeller’ın tespit ettiği bu emeği kısma eğilimi — patronlara yönelttiği kınamayla meşrulaştırıp haklı çıkardığı kısıtlama — sabotajın her işçinin aklına kendiliğinden gelen biçimidir: “işin yavaşlatılması.”

Deyim yerindeyse, sabotajın içgüdüsel ve ilkel biçimidir bu.

1908’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Indiana eyaletindeki Beaford’da bir yüz kadar işçi, saatlik on iki kuruşluk bir ücret kesintisinin dayatıldığını öğrenince bu yönteme başvurmuştu. Tek kelime etmeden yakındaki bir atölyeye gidip küreklerini iki buçuk parmak kısalttırdılar.

Ardından şantiyeye dönüp patrona şu karşılığı verdiler: “Küçük ücrete, küçük kürek!”

Sabotajın bu biçimi yalnızca gündelikle çalışan işçiler için uygulanabilir. Parça başı çalışanların bu edilgen isyana başvuramayacağı aşikârdır — zira kendi ücretlerini sabote etmiş olurlar. Dolayısıyla başka araçlara yönelmeleri ve kaygılarının ürünün niceliğini değil niteliğini düşürmek olması gerekir.

Bu araçlara ilişkin olarak, Montpellier Emek Borsası Bülteni, 1900’ün ilk aylarında, Paris’teki Konfederal Kongre’den birkaç hafta önce yayımlanan bir makalede bir değerlendirme sunuyordu:

“Makinist iseniz,” diyordu makale, “iki kuruşluk herhangi bir tozla, hatta sadece kumla makinenizi durdurmak, işvereninize zaman kaybı ve pahalı bir tamir yüklemek son derece kolaydır. Marangoz ya da mobilyacıysanız, patron farkına varmadan bir mobilyayı hasara uğratmak ve böylece müşteri kaybettirmekten daha kolay ne olabilir? Bir terzi kolayca bir elbiseyi ya da kumaş parçasını bozabilir; bir yenilikçi tüccar, bir kumaşa ustaca kondurulan birkaç lekeyle onu yok pahasına sattırır; bakkal çırağı kötü ambalajla malı kırdırır — suç kim bilir kimindir, patron müşteriyi kaybeder. Yün, tuhafiye tüccarı vs., paketlenen mala serpilen birkaç damla aşındırıcıyla müşteriyi memnuniyetsiz bırakır; müşteri paketi iade edip kızar, yolda olmuş denilir… Sonuç, çoğu zaman müşteri kaybı. Toprak işçisi arada bir beceriksiz — yani becerikli — bir iyi kazma darbesi indirir ya da tarlanın ortasına bozuk tohum eker, vesaire…”

Yukarıda belirtildiği gibi sabotaj yöntemleri sonsuza dek çeşitlenebilir. Ancak ne olursa olsun, işçi militanların onlardan talep ettiği bir nitelik vardır: uygulamalarının tüketici üzerinde zararlı bir yansıması olmaması.

Sabotaj patrona saldırır — ister işin yavaşlatılmasıyla, ister üretilen malların satılamaz kılınmasıyla, ister üretim aracının hareketsiz bırakılması ya da kullanılamaz hale getirilmesiyle — ama tüketici bu sömürücüye karşı yürütülen savaştan zarar görmemelidir.

Sabotajın etkinliğine bir örnek, Parisli berberlerin yöntemli uygulamasıdır:

Kafa ovmaya alışkın olan berberler, şampuan sistemini patron dükkânlarının cephelerine de uygulamayı akıl ettiler. Öyle ki patron berberler için “badana” korkusu en ikna edici yaptırım haline geldi.

Esas olarak 1902’den Mayıs 1906’ya kadar uygulanan badana sayesinde berber işçileri salonların daha erken saatlerde kapanmasını elde ettiler ve yine badana korkusu sayesinde — haftalık dinlenme yasası oylanmadan önce — haftada bir gün dükkânların kapatılmasının yaygınlaşmasını çok hızlı biçimde sağladılar.

Badana şöyle yapılır: önceden boşaltılmış bir yumurta gibi herhangi bir kapta “badanacı” yakıcı bir madde saklar; sonra uygun saatte gider ve kabı içindekiyle birlikte inatçı patronun vitrininine fırlatır.

Bu “şampuan” dükkânın boyasını aşındırır ve aldığı dersten yararlanan patron daha uyumlu hale gelir.

Paris’te yaklaşık 2300 berber dükkânı vardır; badana kampanyası süresince bunların en az 2000’i bir kez — hatta birkaç kez — badanalanmıştır. Berberler Federasyonu’nun sendika organı L’Ouvrier coiffeur, badana yönteminin patronlara verdiği mali zararı yaklaşık 200.000 frank olarak tahmin etmiştir.

Berber işçileri yöntemlerinden son derece memnundurlar ve onu terk etmeye hiç niyetleri yoktur. Kendini kanıtlamıştır, derler ve ona her türlü yasal yaptırımdan üstün bir ahlaki düzeltme değeri atfederler.

Badana, tüm iyi sabotaj yöntemleri gibi patron kasasına saldırır; müşterilerin başının ondan korkacak bir şeyi yoktur.

İşçi militanlar, sabotajın patronu vurup tüketiciyi vurmaması gereken bu kendine özgü niteliği üzerinde çok ısrar ederler. Ancak, sabotajı esas olarak tüketiciler için tehlikeli göstererek tezlerini keyifle çarpıtan kapitalist basının önyargısını yenmek zorundadırlar.

Birkaç yıl önce gazetelerin kırık camlı ekmek hakkındaki dedikodularının yarattığı heyecan unutulmamıştır. Sendikacılar, ekmeğe kırık cam koymayı iğrenç, aptalca suç teşkil eden bir eylem olduğunu ve fırın işçilerinin böyle bir şeyi asla aklından bile geçirmediğini ilan etmek için çırpınıyorlardı. Oysa inkârlara ve yalanlamalara rağmen yalan yayılıyor, tekrarlanıyor ve doğal olarak, gazetelerinin bastığını İncil sözü sayan birçok insanı fırın işçilerine karşı düşman ediyordu.

Aslında bugüne kadar çeşitli fırıncı grevleri boyunca tespit edilen sabotaj, patron dükkânlarının, hamur teknelerinin ya da fırınların tahrip edilmesiyle sınırlı kalmıştır. Yenilmez ekmek yapıldıysa — yanmış ya da pişmemiş, tuzsuz ya da mayasız ekmek, ama üzerinde ısrar edelim, asla kırık camlı değil! — bundan zarar gören tüketiciler değildi ve olamazdı, yalnızca patronlardı.

Zira alıcıların, ekmek yerine midesiz ya da iğrenç bir karışımı kabul edecek kadar hamur gibi aptal olduklarını varsaymak gerekirdi… saman yiyecek kadar! Böyle bir durum olsaydı, belli ki bu kötü ekmeği tedarikçilerine iade eder ve yerine yenilebilir bir ürün talep ederlerdi.

Dolayısıyla kırık camlı ekmek, yalnızca fırın işçilerinin taleplerini gözden düşürmeye yönelik bir kapitalist argüman olarak akılda tutulmalıdır.

1907’de sendika hareketine karşı kışkırtma konusunda uzmanlaşmış bir gazetenin attığı “ördek” için de aynı şey söylenebilir: sabotaja meraklı bir eczane hazırlayıcısının, kaşe hazırlamak için reçete edilen masum ilaçların yerine striknin ve diğer şiddetli zehirleri koyduğunu anlatmıştı.

Yalandan — ve aynı zamanda saçmalıktan — ibaret olan bu hikâyeye karşı eczane hazırlayıcıları sendikası haklı olarak protesto etti.

Gerçekte, bir eczane hazırlayıcısı sabotaj niyetinde olsaydı, hastaları zehirlemeyi asla aklına getirmezdi… Bu, onları mezara gönderdikten sonra kendisini de ağır ceza mahkemesine çıkarır ve patronuna ciddi bir zarar vermezdi.

Kuşkusuz sabotajcı “ilaççı” başka türlü davranırdı. Eczacılık ürünlerini israf etmekle, cömertçe dağıtmakla yetinirdi; reçeteler için yaygın olarak kullanılan hileli ürünler yerine saf — ama çok pahalı — ürünleri de kullanabilirdi.

Bu son durumda, suç ortaklığından — patron sabotajına, asıl suç olan patronunkine katılımdan — kurtulmuş olurdu: doktor tarafından reçete edilen saf ürünler yerine düşük kaliteli, neredeyse etkisiz ürünler verme suçundan.

Eczacılık sabotajının hastaya yararlı olabileceğini ama asla — asla! — zararlı olamayacağını göstermek için daha fazla ısrar etmeye gerek yoktur.

Üstelik birçok sektörde — özellikle gıda sektöründe — işçi sabotajı benzer, tüketiciye yararlı sonuçlarla kendini gösterir.

Ve bir üzüntü dile getirilecekse, o da sabotajın işçi geleneklerimize daha fazla girmemiş olmasıdır. Gerçekten de üzücüdür ki, çoğu zaman işçiler, en iğrenç hilelere ortak olurlar ve Ceza Kanunu’nun mazur görebileceği ama yine de suç olmaktan çıkmayan eylemlerdeki sorumluluk paylarını taşırlar.

1908’de Aşçılar Sendikası’nın Paris halkına yaptığı — özü aşağıda aktarılan — çağrı, bu konuda birçok yorumdan daha fazlasını söyler:

“Geçen 1 Haziran’da, o sabah bir halk lokantasına yeni gelen bir baş aşçı, kendisine teslim edilen etin öyle bozulmuş olduğunu fark etti ki servis etmek tüketiciler için tehlike oluştururdu; bunu patrona bildirdi, patron yine de servis edilmesini dayattı; yapılmak istenen işten isyan eden işçi, müşterinin zehirlenmesine suç ortağı olmayı reddetti.

Patron, bu münasebetsiz dürüstlükten öfkelenerek, işçiyi kovarak ve halk lokantaları patron sendikası ‘La Parisienne’e ihbar ederek tekrar iş bulmasını engelleyerek intikam aldı. Buraya kadar olay yalnızca patronun bireysel ve alçakça bir eylemini ve bir işçinin vicdan eylemini ortaya koymaktadır; ama işin devamı, görüleceği üzere, öylesine skandal ve tehlikeli bir patron dayanışmasını gözler önüne sermektedir ki, bunu ifşa etmeyi zorunlu görüyoruz:

İşçi patron sendikasının iş bulma bürosuna tekrar başvurduğunda, büro görevlisi kendisine şunu beyan etti: gıdaların bozuk olup olmadığı onu, işçiyi, ilgilendirmez, sorumlu olan o değildir; kendisine para ödendiği sürece itaat etmekten başka bir şey yapmaması gerekir, eyleminin kabul edilemez olduğunu ve bundan böyle iş bulmak için onların bürosuna güvenemeyeceğini.”

Açlıktan gebermek ya da gerektiğinde zehirleme suç ortağı olmak — işte bu patron sendikasının işçilere dayattığı ikilem.

Öte yandan bu tavır, bozulmuş gıda satışını kınamak şöyle dursun, bu sendikanın bu eylemleri koruduğunu ve savunduğunu ve rahatça zehir dağıtma işini engelleyenleri nefretle takip ettiğini ortaya koymaktadır!

Paris’te, müşterilerine çürük et servis eden vicdansız lokantacı elbette tek örnek değildir. Ne var ki bu örneği izleme cesaretini gösteren aşçılar azdır.

Çünkü ne yazık ki, fazla vicdanlı olan bu işçiler ekmek kapılarını kaybetme — hatta boykot edilme! — riskini taşırlar. Bunlar da pek çok başı döndüren, pek çok iradeyi sarsıp pek çok isyanı dizginleyen düşüncelerdir.

İşte bu yüzden, halk lokantalarının ya da aristokrat lokantaların sırları bize çok az ifşa edilir.

Oysa tüketicinin, bugün gittiği lokantanın vitrininde sergilenen devasa sığır butlarının, yarın Hal’e taşınıp parçalanacak olan iştah açıcı etler olduğunu, söz konusu lokantada ise şüpheli etlerin satıldığını bilmesi faydalı olurdu.

Müşterinin, keyifle içtiği kerevit bisque çorbasının, dün kendisinin ya da başkalarının tabakta bıraktığı ıstakoz kabuklarından yapıldığını bilmesi de faydalı olurdu; kabuklarlar dikkatle kazınır, hâlâ yapışan et çıkarılır, havanda dövülür ve kırmızı boyayla pembe renk verilen bir sosla ince ince eritilir.

Şunu da bilmesi: kalkan balığı filetolarının fener balığı ya da morina ile “yapıldığını”; karaca filetolarının, cehennemi bir marinadla baharatlanmış sığır “dilim”i olduğunu; kümes hayvanlarının bayatlamış tadını gidermek ve “gençleştirmek” için içinde kızgın demir gezdirildiğini.

Ve daha: lokantanın bütün malzemesinin — kaşıklar, bardaklar, çatallar, tabaklar vs. — müşterilerin yemekten sonra bıraktıkları peçetelerle silindiğini; dolayısıyla tüberküloz, hatta frengi bulaşma olasılığını!

Liste uzun — ve ne denli mide bulandırıcı! — olurdu, dükkânlarının köşesine pusu kurmuş, müşterilerini soymakla yetinmeyip üstüne bir de zehirleyen açgözlü ve utanmaz tüccarların bütün “numaralarını” ve “oyunlarını” sıralamak gerekseydi.

Üstelik yöntemleri bilmek yetmez; bu suç teşkil eden usulleri alışkanlık edinmiş “saygıdeğer” kurumların hangileri olduğunu da bilmek gerekir. İşte bu yüzden, halk sağlığı adına, gıda işçilerinin patronlarının şişirilmiş itibarlarını sabote etmelerini ve bizi bu suçlulara karşı uyarmalarını dilemeliyiz.

Üstelik aşçılar için başka bir sabotaj çeşidi daha vardır: yemekleri mükemmel biçimde, gerekli tüm baharatlarla ve mutfak sanatının gerektirdiği tüm özenle hazırlamak; ya da porsiyon lokantalarında eli ağır ve cömert tutmak, müşterinin yararına.

Bütün bunlardan şu sonuç çıkar ki, mutfak işçileri için sabotaj tüketicinin çıkarıyla özdeşleşir — ister kusursuz ustaaşçılar olmayı akıl etsinler, ister bizi mutfaklarının pek iştah açıcı olmayan gizlerine inisiye etsinler.

Bazıları belki itiraz edecektir: bu son durumda aşçılar sabotaj yapmıyor, cesaretlendirilmeye layık bir mesleki dürüstlük ve sadakat örneği veriyorlardır.

Dikkat etsinler! Çok sabunlu, çok kaygan bir yokuşa giriyorlar ve uçuruma yuvarlanma riskleri var… yani mevcut toplumun kesin mahkûmiyetine.

Zira hilekârlık, tağşiş, aldatma, yalan, hırsızlık, dolandırıcılık kapitalist toplumun dokusudur; bunları ortadan kaldırmak onu öldürmekle eşdeğer olurdu… Yanılsamaya kapılmamalı: toplumsal ilişkilere, her düzeyde ve her alanda, katı bir dürüstlük, titiz bir iyi niyet yerleştirmeye kalkışıldığı gün, ne sanayi, ne ticaret, ne banka… hiçbir şey, hiçbir şey ayakta kalmazdı!

Oysa, patronun giriştiği tüm karanlık operasyonları yürütmek için tek başına hareket edemeyeceği aşikârdır; yardımcılara, suç ortaklarına ihtiyacı vardır… ve bunları işçilerinde, çalışanlarında bulur. Mantıksal olarak, çalışanlarını manevralarına — ama kârlarına değil — ortak eden patron, faaliyet dalı ne olursa olsun, onlardan çıkarlarına tam boyun eğme talep eder ve işletmesinin operasyonlarını ve eylemlerini değerlendirip yargılamalarını yasaklar; hileli, hatta suç teşkil eden nitelikteyse, bu onları ilgilendirmez. “Sorumlu olan onlar değildir… Kendilerine ödeme yapıldığı sürece itaat etmeleri yeterlidir…” — yukarıda sözü edilen “La Parisienne” görevlisinin son derece burjuvaca belirttiği gibi.

Bu tür safsatalar gereğince işçi kişiliğini çiğnemeli, duygularını bastırmalı ve bilinçsizce hareket etmelidir; verilen emirlere her itaatsizlik, meslek sırlarının her ihlali, tabi kılındığı en hafif tabirle ahlaksız uygulamaların her ifşası, patrona karşı bir ihanet eylemi teşkil eder.

Dolayısıyla, kör ve edilgen boyun eğmeyi reddederse, ortak edildiği alçaklıkları ifşa etmeye cüret ederse, işverene karşı ayaklanmış sayılır — çünkü ona karşı savaş eylemlerine girişmektedir — onu sabote etmektedir!

Üstelik bu bakış açısı yalnızca patronlara özgü değildir; işçi sendikaları da kapitalist çıkarlara zarar veren her ifşayı savaş eylemi — sabotaj eylemi — olarak yorumlar.

İnsanın sömürülmesini gedik açarak zayıflatmanın bu becerikli yolu özel bir isim bile almıştır: “açık ağız” yöntemiyle sabotaj.

İfade bundan daha anlamlı olamazdı. Gerçekten de pek çok servetin ancak, patron korsanlıklarına iştirak eden sömürülenlerin sessiz kalması sayesinde inşa edilebildiği kesindir. Onların suskunluğu olmasa, sömürücülerin işlerini yoluna koymaları güç, hatta imkânsız olurdu; işler yürüdüyse, müşteriler tuzaklarına düştüyse, kârları kartopu gibi büyüdüyse, ücretlilerinin sessizliği sayesindedir.

İşte, sanayi ve ticaret sarayının bu dilsizleri ağzı kapalı kalmaktan bıktılar. Konuşmak istiyorlar! Ve söyleyecekleri öyle ağır olacak ki, ifşaatları patronlarının etrafını boşaltacak, müşterileri ondan yüz çevirecek…

Zararsız ve şiddetten uzak biçimleriyle bile, birçok kapitalist için değerli bir donanımın kaba tahribatı kadar korkunç olabilen bu sabotaj taktiği, hatırı sayılır bir yaygınlaşma sürecindedir.

İnşaat işçilerinin, mimarı ya da ev yaptıran mal sahibini, müteahhidin emriyle ve kârına yaptırdığı yapı kusurları hakkında — yetersiz duvar kalınlıkları, kötü malzeme kullanımı, eksik boya katları vs. — bilgilendirirken başvurdukları da budur.

“Açık ağız,” metro işçileri tünellerin suç teşkil eden yapım kusurlarını gürültüyle ifşa ettiklerinde de;

“Açık ağız,” bakkal çırakları inatçı dükkânları talepleri kabule zorlamak için afişlerle ev kadınlarını mesleğin hile ve dolandırıcılıkları konusunda uyardıklarında da;

“Açık ağız,” eczane hazırlayıcılarının — akşam dokuzda kapanma mücadelesinde — umursamaz patronların hastalara yaptığı suçlu sabotajı ifşa eden afişleri de öyle.

Ve Banka ve Borsa çalışanlarının da başvurmaya karar verdikleri yine “açık ağız” uygulamasıdır. Geçen Temmuz’da yapılan genel kurulda bu çalışanların sendikası, patronlar sunulan taleplere kulak tıkarlarsa mesleki sessizliği bozma ve finans yuvalarında — hırsız inlerinde — olup biten her şeyi kamuoyuna açıklama tehdidi içeren bir karar aldı.

Burada bir soru ortaya çıkar:

Sabotajı ahlak adına kınayan titiz ve kılı kırk yaran ahlakçılar “açık ağız” hakkında ne diyecekler?

Lanetlerini ikisinden hangisine yöneltecekler?

Çalışanlarını kendi rezaletlerine ortak etmek, suçlarına ve cinayetlerine suç ortağı kılmak isteyen dolandırıcı, soyguncu, zehirleyici patronlara mı?

Yoksa sömürücünün kendilerinden talep ettiği sahtekârlıklara ve alçaklıklara karşı çıkarak, vicdanlarını özgürleştirip kamuoyunu ya da tüketicileri uyaran çalışanlara mı?

İşçi sınıfının şantiyeyi ya da atölyeyi terk etmeden uyguladığı sabotaj yöntemlerini inceledik; ancak sabotaj bu sınırlı eylemle kalmaz; grev durumunda güçlü bir yardımcı haline gelebilir — ve giderek daha çok gelmektedir.

Demir Kralı milyarder Carnegie şöyle yazmıştır:

“Geçimini sağlayan ücretini savunan bir adamdan, yerine bir başkasının getirilişini sakin sakin seyretmesini beklemek, fazla şey beklemektir.”

Sendikacıların durmadan söylediği, tekrarladığı, haykırdığı budur. Ama bilinir ki, duymak istemeyenlerden daha sağır yoktur… kapitalistler de öyle!

Milyarder Carnegie’nin bu düşüncesini, Parisli Fırıncılar Sendikası sekreteri yurttaş Bousquet, La Voix du Peuple‘deki bir makalesinde şöyle yorumlamıştır:

“Görebiliyoruz ki,” diye yazıyordu, “salt işin durdurulması bir grevin sonuç vermesi için yeterli değildir. Çatışmanın sonucu açısından, üretim araçlarının — yani fabrikanın, dokuma tezgâhının, madenin, fırının vs. donanımının — kendisinin de greve sokulması, yani çalışmaz hale getirilmesi gerekli, hatta kaçınılmazdır…

Dönekler işe gider. Makineleri, fırınları sapasağlam bulurlar — ve bu, üretim araçlarını sağlıklı halde bırakarak arkalarında kendi yenilgilerinin sebebini bırakan grevcilerin en büyük hatasıdır…

Oysa greve çıkıp makineleri ve aletleri olduğu gibi bırakmak, etkili bir mücadele için boşa harcanan zamandır. Zira patronlar, dönekler, ordu ve polis elinin altındayken makineleri çalıştıracaktır… ve grevin amacına ulaşılmayacaktır.

Grevden önceki ilk görev, çalışma araçlarını işlemez hale getirmektir. Bu işçi mücadelesinin alfabesidir. O zaman patron ile işçi arasında parti eşitlenir; çünkü o zaman gerçek anlamda bir iş durması yaşanır ve istenen sonuç — yani burjuva kampında hayatın durması — elde edilir.

Gıda sektöründe grev mi isteniyor?… Fırının tabanına birkaç litre gaz yağı ya da başka yağlı, kokulu bir madde dökmek yeter… Dönekler ya da askerler ekmek getirmeye kalksın bakalım. O ekmek yenmez, çünkü tuğlalar en az üç ay o kokunun esiri kalır ve ekmeğe sindirir. Sonuç: kullanılamaz fırın, yıkılması şart.

Metalürjide grev mi isteniyor?… Proletaryanın sömürüsünü sayan muazzam saatler olan bu makinelerin dişlilerine kum ya da zımpara… Bu kum makineleri patron ya da ustabaşından bile beter gıcırdatacak ve o demir dev, o iş yumurtlayan canavar acze düşecek — döneklerle birlikte…”

Aynı tezi, Batı-Devlet Demiryolları çalışanı yurttaş A. Renault, Demiryollarında Sendikacılık broşüründe işlemiştir; bu tez geçen Eylül’de, o koşullarda askeri mahkeme rolüne bürünen soruşturma kurulu tarafından görevden alınmasına mal olmuştur:

“Başarıdan emin olmak için,” diye açıklıyordu Renault, “demiryolu çalışanlarının çoğunluğu başlangıçta işi bırakmasa bile, burada tanımını vermeye gerek olmayan bir işin, grev ilanı anında tüm önemli merkezlerde aynı anda yapılması kaçınılmazdır. Bunun için, ne pahasına olursa olsun trenlerin çalışmasını engellemeye kararlı yoldaşlardan oluşan ekiplerin, şimdiden tüm gruplarda ve kritik noktalarda kurulmuş olması gerekir. Yoldaşlar profesyoneller arasından seçilmelidir — hizmetin çarklarını en iyi bilenlerden, hassas noktaları ve zayıf yerleri bulabilecek, aptalca yıkıma girmeden kesin vuruşu yapacak, etkili, doğru, enerjik olduğu kadar zeki eylemleriyle hizmetin işleyişi ve trenlerin yürümesi için vazgeçilmez malzemeyi tek hamlede birkaç günlüğüne kullanılamaz kılacak olanlardan. Bunu ciddi ciddi düşünmek gerekiyor. Sarı işçileri de, askerleri de hesaba katmak gerekiyor…”

Kol grevini makine greviyle ikiye katlamaktan ibaret olan bu taktik, alçak ve sığ saiklerden besleniyormuş gibi görünebilir. Hiç de öyle değil!

Bilinçli işçiler azınlık olduklarını bilirler ve yoldaşlarının sonuna kadar dayanacak inat ve enerjiden yoksun kalacağından korkarlar. O yüzden kitlenin kaçışını engellemek için geri dönüşü imkânsız kılarlar: arkalarından köprüleri atarlar.

Bunu, kapitalist güçlere fazlasıyla boyun eğen işçilerin elinden aleti alarak ve emeklerinin canlandırdığı makineyi felç ederek başarırlar. Böylece bilinçsizlerin ihanetini önler, zamansız işbaşı yaparak düşmanla uzlaşmalarını engellerler.

Bu taktiğin bir nedeni daha var: yurttaş Bousquet ve Renault’nun da belirttiği gibi, grevcilerin yalnızca döneklerden korkacağı yok; ordudan da çekinmeleri gerekir.

Zira grevcilerin yerine askeri iş gücü koymak gitgide yaygınlaşan bir kapitalist âdet haline gelmektedir. Fırıncı, elektrikçi ya da demiryolu işçisi grevi söz konusu olur olmaz, hükümet grevcileri askerlerle değiştirerek grevi boşa çıkarmaya, anlamsız ve amaçsız kılmaya hazırlanır.

Öyle ki, mesela elektrikçilerin yerine koymak için hükümet, elektrik üreten makinelerin işletilmesini ve cihazların kullanılmasını öğrettiği bir istihkâm birliği yetiştirmiştir; ilk grev belirtisinde elektrik sanayisi işçilerinin yerini almaya her an hazırdırlar.

Dolayısıyla, hükümetin niyetlerini bilen grevcilerin, işi bırakmadan önce bu askeri müdahaleyi imkânsız ve etkisiz kılarak bertaraf etmeyi ihmal ederlerse, daha baştan yenilmiş oldukları apaçık ortadadır.

Tehlikeyi öngören işçilerin, mücadeleye girerken buna uymamaları affedilmez olurdu. Ve uymaktan geri kalmayacaklardır!

Ama o zaman vandallıkla suçlanırlar; makineye saygısızlıkları kınanır, damgalanır. Bu eleştiriler, işçilerin amaçtan bağımsız, sistematik bir tahrip iradesi taşıması halinde haklı olurdu. Oysa durum bu değil! İşçiler makinelere saldırıyorsa, zevkten ya da meraktan değil, acil bir zorunluluk onları buna mecbur ettiği içindir.

Onlar için bir ölüm kalım meselesinin söz konusu olduğu unutulmamalıdır: makineleri durdurmazlarsa yenilgiye, umutlarının suya düşmesine giderler; sabote ederlerse büyük başarı şansları vardır, ama karşılığında burjuva kınamasına uğrar ve kulağa hoş gelmeyen sıfatlarla boğulurlar.

Söz konusu çıkarlar göz önüne alındığında, bu lanetlerle hafif yürekle yüzleştikleri ve kapitalistler ile uşaklarınca aşağılanma korkusunun, becerikli ve cesur bir inisiyatifin sakladığı zafer şansından vazgeçirmediği anlaşılır bir şeydir.

Durumları, geri çekilmeye zorlanan bir ordununkiyle aynıdır: yürüyüşünü engelleyecek ve düşmanın eline düşme riski taşıyan silahları ve erzağı kerhen imha etmeye karar verir. Bu durumda tahribat meşrudur, oysa başka herhangi bir koşulda delilik olurdu.

Dolayısıyla, zaferlerini güvence altına almak için sabotaja başvuran işçileri kınamak, kendini kurtarmak için ağırlıklarını feda eden orduyu kınamaktan daha fazla gerekçeye sahip değildir.

Şu sonuca varabiliriz: sabotaj da tıpkı bütün taktikler ve bütün silahlar gibidir — kullanımının meşruiyeti, zorunluluklardan ve güdülen amaçtan doğar.

Birkaç yıl önce Lyon tramvay çalışanlarını, dönek vatmanlarla “arabaların” işletilmesini imkânsız kılmak için rayların makaslarına çimento dökerken bu kaçınılmaz zorunluluk ve ulaşılacak amaç kaygısı yönlendiriyordu.

Temmuz 1908’de greve çıkan Médoc Demiryolu personeli için de aynı şey söylenebilir: işi bırakmadan önce, garları birbirine bağlayan telgraf hattını kesme tedbirini almışlardı ve şirket derme çatma bir hizmet kurmak istediğinde, lokomotiflerin su alma düzeneklerinin sökülerek saklandığı anlaşıldı.

Özgün bir yöntem de şudur; son yıllarda Philadelphia’da büyük bir kürk firmasında uygulanmıştır: işi bırakmadan önce kesimci işçiler sendika tarafından “kalıplarını” düzenli olarak bir parmak fazla ya da eksik olacak şekilde değiştirmeye davet edildiler. Her işçi tavsiyeye uyarak kalıplarını canının istediği gibi kısalttı ya da uzattı…

Ardından iş durdu ve “kara bacaklar” işe alındı; grevciler kıllarını bile kıpırdatmadı. Bu sarı işçiler işe koyuldu ve müthiş bir keşmekeş koptu! Kesimciler kesti… ve hiçbir şey birbirine uymadı! Öyle ki patron bir sürü dolar kaybettikten sonra grevcileri yeniden işe almak zorunda kaldı…

Herkes yerine döndü ve herkes kalıplarını fazlasını ya da eksiğini düzeltti.

1909 baharında Posta ve Telgraf grevinin yarattığı muazzam kargaşa unutulmamıştır. Bu grev, en belirgin toplumsal belirtileri bile görmezden gelen pek çok gönüllü körü şaşırttı; eğer PTT alt kademe memurlarının meslek organı Cri Postal‘ın daha Nisan 1907’de şunları ilan ettiğini bilselerdi, bu kadar şaşkınlık göstermezlerdi:

“Siz bize sopa vurmaktan söz ediyorsunuz, biz de copla karşılık vereceğiz… Asla engelleyemeyeceğiniz şey, bir gün Lille’e gidecek mektupların ve telgrafların Perpignan’a uğramasıdır. Asla engelleyemeyeceğiniz şey, telefon bağlantılarının birdenbire birbirine girmesi ve telgraf cihazlarının birdenbire bozulmasıdır. Asla engelleyemeyeceğiniz şey, on bin memurun yerinde kalıp kollarını kavuşturmasıdır. Asla engelleyemeyeceğiniz şey, on bin memurun aynı gün aynı saatte açığa ayrılma dilekçelerini verip derhal yasal olarak işi bırakmasıdır. Ve asla yapamayacağınız şey, onların yerine asker koymaktır…”

Daha pek çok örnek verilebilirdi. Ama bir sabotaj kılavuzu yazmadığımıza göre, işçilerin başvurduğu ve başvurabileceği karmaşık olduğu kadar çeşitli araçları burada sergilemeye kalkmak söz konusu değildir. Az önce hatırlattığımız birkaçı, sabotajın niteliklerini canlı olarak kavratmaya fazlasıyla yeter.

Yukarıda açıklanan yöntemlere ek olarak bir tanesi daha vardır — ikinci postacı grevinin başarısızlığından bu yana epeyce yayılmış olan — ve misilleme yoluyla sabotaj diye nitelendirilebilecek olan.

Bu ikinci grevin ardından, polisin ve savcılığın izini sürmekte başarısız kaldığı devrimci gruplar, grev nedeniyle toplu halde kovulan yüzlerce grevciye karşı çıkmak için telgraf ve telefon hatlarını sabote etmeye karar verdiler. Grev nedeniyle görevden alınan postacılar görevlerine iade edilene dek bu yeni tür gerillaya aralıksız devam edeceklerini duyurdular.

Bu grupların — ya da bu grubun — edindiği güvenilir adreslere gönderilen gizli bir genelge, tel sabotaj kampanyasının hangi koşullarda yürütülmesi gerektiğini açıklıyordu:

“Sana bu kâğıdı gönderen yoldaşlar, sen onları tanımasan da seni tanıyorlar; imza atmadıkları için mazur gör. Seni ciddi bir devrimci olarak tanıyorlar.

Senden, Pazartesi’yi Salı 1 Haziran’a bağlayan gece erişimin dahilindeki telgraf ve telefon tellerini kesmeni istiyorlar. Sonraki gecelerde, başka bir emir beklemeden, elindengeldiğince sık devam edeceksin.

Hükümet canından bezdiğinde, görevden aldığı 650 postacıyı geri alacaktır.”

İkinci bölümünde bu genelge, elektriğe kapılmaktan kaçınarak telleri kesmenin farklı yollarını anlatan ayrıntılı ve teknik bir kılavuz içeriyordu. Ayrıca büyük ısrarla sinyal tellerine ve demiryolu şirketlerinin telgraf tellerine dokunulmamasını tavsiye ediyor ve herhangi bir hatayı imkânsız kılmak için şirket telleriyle devlet hatlarının tellerini ayırt etme yöntemleri üzerinde titizlikle duruyordu.

Telgraf ve telefon tellerinin kıyımı Fransa’nın dört bir yanında muazzam boyutlara ulaştı ve Clemenceau hükümetinin düşüşüne kadar aralıksız sürdü.

Briand hükümeti iktidara geldiğinde bir tür ateşkes, telgraf hatlarına karşı düşmanlıkların askıya alınması yaşandı; yeni bakanlar grev mağdurlarının yakında görevlerine iade edileceğini ima etmişlerdi.

O zamandan beri çeşitli vesilelerle, iktidarın keyfiliğine karşı çıkmak isteyen bazı gruplar, telgraf ve telefon tellerine karşı bu savaşı yürütme inisiyatifini üstlendiler. Belge niteliğinde, bu tür operasyonlarda en faal gruplardan birinin bilançolarından birini aktaralım:

Joinville bölgesi gizli devrimci grubunun ve şubelerinin yedinci bilançosu:

Yoldaş Ingweiller’in — metal işçileri sendikası birliği sekreterinin — keyfi tutuklanmasını, Bi-Métal grev komitesine karşı yürütülen skandal kovuşturmaları ve 25 Temmuz 1910’da verilen mahkûmiyet kararlarını protesto etmek için kesilen telgraf ve telefon telleri.

Joinville bölgesi gizli devrimci komitesi ve Seine-et-Oise komitesi tarafından 8-28 Temmuz 1910 arasında gerçekleştirilen operasyonlar: (Hat, telgraf hattı)

Tarih Bölge Hat sayısı
8-28 Temmuz 1910 Montesson, le Vésinet, Pont du Pecq bölgesi 78 hat
25 Temmuz Melun-Montgeron yolu 32 hat
25 Temmuz Corbeil-Draveil yolu 24 hat
28 Temmuz P.-L.-M. hattı (Porte de Charenton) 87 hat
Toplam 221 hat
Önceki 6 bilançodan devir 574 hat
Genel toplam 795 hat

Buraya kadar sabotajı yalnızca proletaryanın patrona karşı kullandığı bir savunma aracı olarak ele aldık. Oysa bunun ötesinde, kamunun devlete ya da büyük şirketlere karşı bir savunma aracına da dönüşebilir.

Devlet — büyük adama büyük saygı! — bundan zaten nasibini almıştır. Bünyesine kattığı kamu hizmetlerini ne denli pervasızca sömürdüğü bilinir. Batı ağının yolcularının hepsinden kötü durumda olduğu da bilinir. Nitekim defalarca üzerlerinden bir öfke rüzgârı geçmiş ve isyan krizlerinde, lanetli devlete karşı sınıflar birleşmiştir.

Saint-Lazare Garı’nın sert bir sabotajına tanık olduk… ama bu yalnızca anlık, dürtüsel bir öfke patlamasıydı. Oysa işte, geçen Ağustos sonunda bir “yolcu çıkarlarını koruma sendikası” kurulmuş ve daha doğduğu anda, yasal yolların boşunalığına ikna olarak (Houilles’de yapılan bir toplantıda) tatmin elde etmek için “mümkün ve akla gelebilecek” her araca başvurma iradesini ortaya koymuş ve malzemeye yoğun sabotaj taraftarı olduğunu ilan etmiştir. Sabotajın yol aldığının kanıtıdır bu!

İŞLERI AĞIRDAN ALMA (Obstrüksiyon)

Obstrüksiyon, ters yüz edilmiş bir sabotaj yöntemidir; yönetmelikleri titiz bir özenle uygulamak, herkesin üzerine düşen işi akıllıca bir yavaşlıkla ve abartılı bir dikkatle yapmaktan ibarettir.

Bu yöntem özellikle Cermen ülkelerinde yaygındır ve ilk önemli uygulamalarından biri 1905’te İtalya’da demiryolu işçileri tarafından gerçekleştirilmiştir.

Özellikle demiryolu işletmeciliği söz konusu olduğunda, genelgelerin ve yönetmeliklerin birbirinin üstüne bindiğini göstermek için ısrar etmeye gerek yoktur; bunların titiz ve harfi harfine uygulanmasının hizmette ne denli kargaşa yaratabileceğini kavramak da güç değildir.

İtalya’da, “Ferrovieri”lerin obstrüksiyonu sırasında keşmekeş ve çözülme akıl almaz boyutlara ulaştı. Fiilen tren seferleri neredeyse durdu.

Bu edilgen direniş döneminin nasıl bir şey olduğunu hatırlamak, bu işçi mücadele taktiğinin tüm ustalığını kavratacaktır. Obstrüksiyonu yaşayan muhabirler, kuramsal bir açıklamanın veremeyeceği bir lezzet taşıyan anlatımlar verdiler. Sözü onlara bırakalım:

“Yönetmelik, bilet gişesinin trenin kalkışından otuz dakika önce açılıp beş dakika önce kapatılmasını öngörür. Gişeler açılır. Kalabalık itişir, sabırsızlanır. Bir beyefendi 4 frank 50’lik bilet için 10 franklık banknot uzatır. Memur ona, yolcuların kuruşuna kadar sayılmış parayla gelmesi gerektiğini belirten maddeyi okur. Buyursun bozdurmaya gitsin. Aynı olay her on yolcudan sekizinde tekrarlanır. Her türlü alışkanlığa aykırı ama yönetmeliğe uygun olarak, bir frank bile olsa para üstü verilmez. Yirmi beş dakika sonra ancak otuz kişi biletini almıştır. Diğerleri nefes nefese, bozuk paralarıyla gelir. Ama gişe kapanmıştır, çünkü yönetmelikteki süre dolmuştur.

Yine de, biletini alabilenlerin şanslı olduğunu sanmayın. Daha çilelerinin başındalar. Trendeler, ama tren kalkmaz. Başka trenleri beklemesi gerekir — gardan beş yüz metre ötede arızalı duran başka trenleri. Çünkü yönetmeliğe göre orada sonu gelmez bir duraklamaya yol açan manevralar yapılmıştır. Sabırsızlanan bazı yolcular gara yürüyerek ulaşmak için inmiştir bile; ama gözetmenler onları durdurmuş ve tutanak tutmuştur.

Kaldı ki kalkması gereken trende kontrol edilecek ısıtma boruları vardır ve titiz bir denetim iki saate kadar sürebilir. Sonunda tren yerinden kımıldar. Rahat bir nefes alınır. Hedefe ulaşıldığı sanılır. Hayal!

İlk istasyonda tren şefi bütün vagonları inceler ve gereken emirleri verir. Özellikle bütün kapıların düzgün kapanıp kapanmadığı kontrol edilir. Bir dakika durulması gerekirdi; en az on beş dakikayı hesaba katmak gerekir…”

Roma’da ve hemen her yerde ilk gün yaşanan bu olaylar, durumun hâlâ eksik bir resmini verir. İstasyonlardaki manevralar ve yük trenlerinin oluşturulması söz konusu olduğunda işler çok daha karmaşıktı.

Ve bütün bunlar, Sapeck’in ruhunu zevkten bayıltacak grotesk ya da neşeli olaylarla iç içeydi.

Milano’da bir tren, bir buçuk saatlik zahmetli çalışmanın ardından güçbela oluşturulmuştu. Gözetmen geçer ve tam ortada, şirketlerin cimrilikten ısrarla çalıştırdığı o eski ve berbat vagonlardan birini görür. “Kullanım dışı vagon,” diye hükmeder. Ve derhal vagonu ayırıp treni yeniden oluşturmak gerekir.

Roma’da bir ateşçi lokomotifini depoya geri götürmelidir. Ama tenderin arkasına yönetmelikteki üç fener konmadığını fark eder. Kıpırdamayı reddeder. Fenerleri aramaya gidilir; ama depoda, gar şefinin yazılı emri olmadan vermeyi reddederler. Bu olay yarım saat sürer.

Gişeye indirimli biletli bir yolcu gelir. Damgalayacağı sırada memur sorar:

— Biletteki isim olan Bay Filanca siz misiniz? — Elbette. — Kimliğinizi kanıtlayan belgeniz var mı? — Hayır, üzerimde yok. — O halde, kimliğinize kefil olacak iki tanık bulma zahmetinde bulunur musunuz…

Yine gişede: bir milletvekili gelir.

— Ah! Sayın X… siz misiniz? — Evet, bizzat. — Rozetiniz? — Buyrun. — İmzanızı lütfeder misiniz. — Memnuniyetle. Bir mürekkep hokkası. — Maalesef yok. — Peki nasıl imzalayayım?

Ve memur, sakin ve sarsılmaz bir tavırla karşılık verir:

— Sanırım büfede bulunur…

Büyük bir Paris gazetesinin muhabiri, o dönemde obstrüksiyon zamanındaki grotesk yolculuğunu şöyle anlatmıştı:

“Kendimi Termini Garı’na götürttüm (Roma’da); Civitavecchia, Cenova, Torino ve Modane treninin yönetmelikteki kalkış saatine tam zamanında vardım. Boş olan gişeye yöneldim.

— Cenova trenine yetişebilir miyim? diye sordum memura.

Adam bir an şaşkın şaşkın baktı; sonra heceleri tane tane vurgulayarak soğukkanlılıkla karşılık verdi:

— Elbette, Cenova treni henüz kalkmadı.

— Öyleyse bana Civitavecchia için gidiş-dönüş bileti verin, dedim, önceden saydığım bozuk paramı uzatarak.

Memur paramı aldı, her parayı, her kuruşu tek tek titizlikle inceledi; yokladı, doğrulamak için çınlattı — öyle bir yavaşlıkla ki, sabırsızlık taklidi yaparak dedim:

— Ama trenimi kaçırtacaksınız! — Bah! Treniniz henüz kalkmıyor… — Nasıl yani! nasıl yani! dedim. — Evet… Makinede ufak bir arıza olduğu söyleniyor. — Peki değiştirirler! — ‘Chi lo sa?…’

Bu kayıtsız adamı bırakıp perona geçtim; peron alışılmadık bir manzara arz ediyordu. Hamalların, memurların o ateşli koşuşturması yok olmuştu; küçük gruplar halinde dağılmış, aralarında ağır ağır konuşuyorlardı, bu sırada yolcular açık vagon kapıları önünde volta atıyordu. Her yerde taşra kasabasının küçük bir garının sükuneti hüküm sürüyordu.

Birinci sınıf bir vagona yaklaştım. Bir düzine işçi pirinç kolları parlatıyor, camları siliyor, düzgün çalıştığından emin olmak için kapıları açıp kapatıyor, minderleri silkeliyor, su musluklarını ve elektrik düğmelerini deniyordu. İtalyan demiryollarında eşi görülmemiş bir temizlik çılgınlığı! Sekiz dakika geçti ve vagon hâlâ hazır değildi.

— ‘Dio mio!’ diye birdenbire haykırdı işçilerden biri. Şu kapının kollarında pas var! Ve pası eşsiz bir gayretle ovmaya koyuldu.

— Bütün vagonları böyle temizleyecek misiniz? dedim.

— Hepsini! diye cevapladı bu vicdanlı adam ağır bir sesle. Ve temizlenecek on beş vagon daha var!

Bu sırada lokomotif hâlâ ortada yoktu. Araştırdım. Yardımsever bir memur, makinistin depoya yönetmelikteki saatte girdiğini ama makinesini hazırlamak için çok zaman harcadığını temin etti; zira kömür çuvallarını tartmak, briket tuğlalarını tek tek saymak istemiş, nihayet bazı cihazlardan kuşkulanarak amirini çağırıp tartışmak zorunda kalmış — yönetmeliğe uygun olarak!

Bir gar şef yardımcısı ile tren şefi arasındaki şu diyaloğa tanık oldum:

— Dinleyin, dedi gar şef yardımcısı, trenin yönetmeliğe göre oluşturulmasında ısrar ederseniz, bir daha yola çıkamayacağımızı siz de biliyorsunuz.

— Affedersiniz şefim, diye sakin sakin karşılık verdi öteki. Öncelikle, sabit tamponlu vagonların yaylı tamponlu vagonlarla dönüşümlü sıralanmasını emreden 293. maddeye uyulması gerekir. Sonra bütün tren yeniden oluşturulmalı, çünkü tamponların hiçbiri 236. madde, A harfinde belirtildiği gibi karşısındakiyle tam örtüşmüyor. Güvenlik zincirleri bazı vagonlarda eksik, dolayısıyla 326. madde, B harfinin gerektirdiği şekilde tamir edilmesi gerekiyor. Üstelik trenin oluşumu öngörüldüğü gibi yapılmamış, çünkü şu vagonlar…

— Tamamen haklısınız, diye haykırdı gar şef yardımcısı. Ama bütün bunları yapmak için bir gün gerekiyor!

— Ne yazık ki çok doğru, diye iç çekti tren şefi, yarı alaycı bir tavırla. Ama sizin için ne fark eder? Yola çıkınca bütün sorumluluk benim üzerime biniyor. Dolayısıyla yönetmeliğe uyulmasında ısrar ediyorum…”

Sonunda bir düdük sesi lokomotivin ilerlediğini haber verir; her makasta makinistle makasçı arasında uzun bir tartışma için duraklar. Trenimizin beklediği hatta varınca, makinist bir kez daha ihtiyatla durur: daha ileri gitmeden ve trenin başına yanaşmadan, vagonların frenlerinin düzgün çalışıp çalışmadığını, vagonların çatılarında fenerci ya da başka görevli olup olmadığını bilmek ister… Kaza bir anda olur! Nihayet makinist tatmin olduğunu beyan eder ve lokomotifini bağlantıya getirir.

Kalkacak mıyız?… Hadi canım! Makinenin manometresi 5 derece göstermeli, 4 gösteriyor. Normalde yine de kalkılır, basınç yolda yükselir. Ama yönetmelik kalkışta 5 derece ister ve makinistimiz bu akşam 4,5 derecede dünyada kalkmaz.

Sonunda bir buçuk saat gecikmeyle yola çıkarız. Gardan akıllıca bir yavaşlıkla çıkarız, her makasta düdük çalarak, Roma’dan iki kilometre ötede arızalı duran ve yolcuları birbirleriyle yarışırcasına söylenen altı treni geçerek ve… kendimizi, seyahat izinli, yarım izinli ve dönüşümlü biletli yolculara imza attırmakla vakit geçiren kontrolörlerin eline düşmüş buluruz.

Derken ilk istasyon. Yolcular biner. Memurlar bütün kapıların kapanışını yavaş yavaş kontrol eder, açar, kapar. On dakika daha kaybolur. Her şeye rağmen gar şefi kalkış düdüğünü çalar.

— ‘Momento!’ diye bağırır tren şefi. ‘Momento!’ — Ne oldu? diye sorar gar şefi. — Şuradaki kompartımanın camını kapatacağım, yönetmeliğin 676. maddesinde belirtildiği üzere.

Ve dediğini yapar!

Yeniden yola çıkılır… Sonraki istasyonda yeni komedi.

Alınacak koliler var, dokuz sandık ve beş valiz; tren şefi kabul etmeden önce hepsini kontrol etmekte ısrar eder — yönetmeliğin 739. maddesinde belirtildiği gibi. Ve sonunda Civitavecchia’ya gece yarısı kırkta vardık, normalde iki saatte kat edilen bir güzergâhta yaklaşık üç saat gecikmeyle…”

İşte obstrüksiyon budur: yönetmeliklere saçmalığa varana dek saygı ve uygulama; üzerine düşen işin abartılı bir özenle ve aynı derecede abartılı bir yavaşlıkla yapılması.

Bunu ortaya koyduktan sonra, Haziran 1906’da Milano’da toplanan Uluslararası Taşımacılık İşçileri Kongresi’nin bu mücadele taktiği hakkındaki değerlendirmesini bilmek faydasız olmayacaktır. Raportör Avusturyalı bir delege, yurttaş Tomschick’ti:

“Kongre demiryolu işçilerine greve çıkmalarını mı yoksa edilgen direniş kullanmalarını mı tavsiye ediyor, bunu söylemek çok güçtür,” diye beyan etti. “Mesela Avusturya’da iyi ve mümkün olan, başka ülkelerde kötü ve uygulanamaz olabilir…

Edilgen direnişe gelince: eskidir, daha 1895’te uygulanmıştır. İtalyan yoldaşlar edilgen direniş yolcu trenlerine de yayarak oldukça beceriksizce uyguladılar. Böylece halkı kışkırttılar ve bu tamamen gereksizdi, çünkü yolcu taşımacılığı ticaretin en önemli kısmı değildir, ancak ikinci sırada gelir. Demiryolları için asıl önemli olan yük taşımacılığıdır ve demiryollarını onun durdurulmasıyla vurmak gerekir. İtalyan yoldaşlar bunu yapsalardı, kuşkusuz büyük avantajlar elde ederlerdi. Yükler ne kadar birikirse, bütün trafik o kadar durur ve bunun sonucu da yolcuların, dışarıda kalıp nakliyelerini boşuna beklemek zorunda kaldıkları için protestolarıdır. Bu durumda yolcuların şikâyetleri demiryolu işçilerine değil, yönetimlere yönelecektir. İtalya’da tersinin yaşandığı görüldü: halk demiryolu işçilerine karşıydı.

Size söylüyorum, edilgen direniş grevden çok daha zor uygulanır. Edilgen direnişte demiryolu işçileri sürekli amirlerin kamçısı altındadır, her çeyrek saatte her türlü emre karşı kendilerini savunmak zorundadırlar ve iş reddi nedeniyle her an kovulabilirler.

Bütün memurları ele alın: yüz kişiden en çok onu talimatları bilir, çünkü çalışanlar amirleri tarafından eğitilmez. Edilgen direniş sırasında demiryolu işçilerini aydınlatmanın ve bilgilendirmenin ne kadar güç olduğunu o zaman tasavvur edebilirsiniz.

Bir de unutulmaması gereken önemli bir durum daha var: edilgen direniş sırasında kayıtsız adamlara fazla iş yüklenir, sürekli koşturmak zorunda kalırlar, dinlenmeleri azdır ve kilometre başına ücretlerini kaybettikleri için kazançları da aynı zamanda azalır. Bu yüzden bir kez daha ısrar ediyoruz, edilgen direniş hiç de kolay bir iş değildir…”

Kongre aslında obstrüksiyonu onaylamamazlık etmedi: iki araç — edilgen direniş ve grev — arasında tavır almadı, hangisini tercih edeceklerine karar vermeyi ilgililere bıraktı.

Kongre’nin edilgen direnişe ilişkin bu çekinceleri öylesine az bir kınama içeriyordu ki, ertesi yıl, Ekim 1907’de Avusturyalı demiryolcular bu mücadele aracına başvurdular: obstrüksiyon on beş gün kadar sürdü ve şirketler teslim olmak zorunda kaldı. O zamandan beri pek çok vesileyle Avusturya topraklarında obstrüksiyon uygulandı; başvuran meslek grupları arasında posta çalışanlarını ve matbaacıları sayabiliriz. Bitirmeden önce ekleyelim ki, bu mücadele yöntemi Almanya’da ses getirmiştir: 1908 yılbaşı yaklaşırken Leipzig’in büyük yayınevlerinin çalışanları, obstrüksiyon olan bu ters yüz sabotaja başvurdular. Bir meslek gazetesi olayları şöyle aktardı:

“Hayat pahalılığına rağmen son derece güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kalan bu çalışanlar, patronlara aylık asgari 110 mark ücret isteyen bir tarife taslağı sunmuşlardı. Patronlar, çalışanların birlik olmamasına güvenerek (biri sosyalist olmak üzere 5 farklı sendika vardır), görüşmeleri uzatarak ölü sezona kadar sürüncemede bırakmak ve böylece işçi taleplerini boşa çıkarmak niyetindeydi. Ama sosyalist sendikanın uyanıklığını hesaba katmamışlardı; sendika bütün çalışanları bir toplantıya çağırdı ve patronları çözüme zorlamak için sabotajın benimsenmesine karar verildi. Ertesi gün çalışanlar edilgen direnişe geçtiler, yani vicdanlı bir şekilde, fazla acele etmeden çalıştılar, faturaları göndermeden önce defalarca yeniden saydılar, paketlemelere en büyük özeni gösterdiler vs. ve sonuç olarak bir yığın kitap balya gönderilemedi. Patronlar işlerin bu şekilde gittiğini görünce, ertesi gün istenen zammı verdiler.”

Son olarak şunu belirtelim: obstrüksiyon Almanya’da kendini kanıtlamış olmakla birlikte, yanılmıyorsak Fransa’da henüz uygulanmamıştır. Yine de orada kök salması ihtimal dışı değildir… bunun için yalnızca fırsat ve uygun koşullar gerekir.

SONUÇ

İşçi sabotajının biçimlerini inceleyerek az önce gördüğümüz üzere, hangi biçimde ve hangi anda ortaya çıkarsa çıksın, onun ayırt edici özelliği — her zaman ve daima! — patronu kasasından vurmayı hedeflemesidir.

Yalnızca sömürü araçlarına, cansız ve ruhsuz nesnelere saldıran bu sabotaja karşı burjuvazinin lanetleri bitmez tükenmez. Buna karşılık, işçi sabotajını yerden yere vuranlar, başka bir sabotaja — hakikaten suç teşkil eden, canavarca ve son derece iğrenç olan, kapitalist toplumun ta özünü oluşturan sabotaja — karşı kıllarını bile kıpırdatmazlar. Kurbanlarını soymakla yetinmeyip sağlıklarını söken, hayatın kaynaklarına… her şeye saldıran bu sabotaj karşısında kıpırdamazlar. Bu kayıtsızlığın büyük bir sebebi vardır: bu sabotajdan nemalanalar onlardır!

Sabotajcıdır, sütü — o miniciklerin besinini — karıştırıp bozarak filizlenen nesilleri daha yeşilken biçen tüccarlar;

Sabotajcıdır, unlara talk ya da başka zararlı maddeler katarak birinci ihtiyaç maddeleri olan ekmeği tağşiş eden değirmenciler ve fırıncılar;

Sabotajcıdır, palmiye ya da hindistancevizi yağıyla çikolata yapan; nişasta, hindiba ve palamutla kahve çekirdeği üreten; badem kabuğu ya da zeytin posasıyla biber yapan; glikozlu reçel yapan; vazelinli pasta yapan; nişasta ve kestane özüyle bal yapan; sülfürik asitle sirke yapan; tebeşir ya da nişastayla peynir yapan; şimşir yapraklarıyla bira yapan imalatçılar, vesaire, vesaire.

Sabotajcıdır, Bazaine’den daha beter vatansever (!) tüccarlar ki 1870-71’de, askerlere karton tabanlı postallar ve kömür tozlu fişekler vererek vatanlarının sabotajına katkıda bulundular; sabotajcıdır aynı şekilde, baba mesleğine yüreklerinde geleneksel kalpakla giren ve büyük zırhlıların patlayan kazanlarını, denizaltıların çatlak gövdelerini inşa eden, orduya çürük konserve, bozuk ya da veremli et, talklı ya da bakla unlu ekmek sağlayan onların torunları!

Sabotajcıdır, inşaat müteahhitleri, demiryolu yapımcıları, mobilya üreticileri, kimyasal gübre tüccarları, her türden ve her sınıftan sanayiciler…

Hepsi sabotajcı! Hepsi, istisnasız!… çünkü gerçekten hepsi, ellerinden geldiğince hile yapar, bozar, tağşiş eder.

Sabotaj her yerde ve her şeyde: sanayide, ticarette, tarımda… her yerde! her yerde! Oysa mevcut toplumu baştan aşağı saran, onun içinde yüzdüğü ortamı oluşturan — tıpkı bizim havanın oksijeni içinde yüzdüğümüz gibi — ve ancak onunla birlikte yok olacak olan bu kapitalist sabotaj, işçi sabotajından bambaşka bir biçimde mahkûm edilmeyi hak eder.

İşçi sabotajı — ısrar etmek gerekir! — yalnızca sermayeye, kasaya saldırır; oysa öbürü insan hayatına saldırır, sağlığı mahveder, hastaneleri ve mezarlıkları doldurur.

İşçi sabotajının açtığı yaralardan yalnızca altın fışkırır; kapitalist sabotajın yarattığı yaralardan ise kan sel olup akar.

İşçi sabotajı cömert ve özgeci ilkelerden esinlenir: patron zorbalıklarına karşı bir savunma ve korunma aracıdır; kendi ve ailesinin varlığı için savaşan mirastan yoksun bırakılmışın silahıdır; işçi kitlelerinin toplumsal koşullarını iyileştirmeyi ve onları kıskıvrak sarıp ezen sömürüden kurtarmayı hedefler… Daha ışıltılı ve daha iyi bir hayatın mayasıdır.

Kapitalist sabotaj ise yalnızca yoğunlaştırılmış bir sömürü aracıdır; dizginlenemeyen ve asla doyurulmayan iştahları yoğunlaştırır; tatmin olmak için suçtan bile geri durmayan iğrenç bir açgözlülüğün, doyumsuz bir zenginlik susuzluğunun ifadesidir… Hayat doğurmak şöyle dursun, etrafına yalnızca yıkım, yas ve ölüm saçar.

Emile Pouget

Çeviri: Anarsizm.Org